Temmuz ayında İSKİ, İstanbul’un su yönetiminde yapay zekâ dönemini başlattı. İSKİ AI’yı yalnızca bir chatbot projesi olarak görmediklerini söyleyen İSKİ Bilgi İşlem Dairesi Başkanı Tayfun İşbilen, “Su yönetiminde yapay zekâyı; talep tahmininde, arıza risklerinin öngörülmesinde, kayıp-kaçak yönetiminde, enerji optimizasyonunda, varlık yönetiminde, su kalitesinin izlenmesinde, bakım planlamasında ve iklim değişikliğinin yaratacağı risklerin modellenmesinde çok daha yoğun kullanacağız. Burada hedefimiz insanı sistemden çıkarmak değil. İnsanın karar verme kapasitesini büyütmek” diyor.
Yapay zekâ son yılların en çok konuşulan konusu. Ekonomistler, şirketler ve meslekler bu teknoloji etrafında yeniden şekilleniyor. Bir teknolojist olarak bu baş döndürücü süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yapay zekâyı yalnızca yeni bir teknoloji dalgası olarak görmenin eksik olduğunu düşünüyorum. Bilgisayar, internet, mobil teknolojiler ve bulut bilişim hayatımızı çok ciddi biçimde değiştirdi. Fakat yapay zekânın bunlardan farklı bir tarafı var: İlk kez teknoloji yalnızca insanın fiziksel kapasitesini ya da bilgiye erişimini değil, doğrudan bilişsel kapasitesini ölçeklendirmeye başlıyor.
Bu nedenle önümüzdeki yıllarda yalnızca bazı mesleklerin değişmesinden söz etmeyeceğiz. Kurumların nasıl çalıştığını, kararların nasıl alındığını, bilginin nasıl üretildiğini, kamu hizmetlerinin nasıl sunulduğunu ve hatta devlet-vatandaş ilişkisinin nasıl kurulduğunu yeniden tartışacağız.
Ben burada iki uç yaklaşımdan da uzak durmaya çalışıyorum. Bir tarafta yapay zekâyı bütün sorunlarımızı çözecek neredeyse sihirli bir teknoloji gibi gören aşırı iyimserlik var. Diğer tarafta ise insanı işsiz bırakacak, kontrolü ele geçirecek bir tehdit olarak gören yaklaşım.
Teknoloji kendi başına ne ilericidir ne gerici. Onu kimin geliştirdiği, kimin kontrol ettiği, hangi amaçla kullandığı ve yarattığı değerin nasıl paylaşıldığı belirleyicidir.
Tam da bu nedenle yapay zekâyı yalnızca mühendislerin ya da teknoloji şirketlerinin meselesi olarak göremeyiz. Bu aynı zamanda ekonomi, hukuk, eğitim, demokrasi, kamu yönetimi ve sosyal politika meselesidir. Önümüzdeki on yılın en önemli sorularından birinin bu olacağını düşünüyorum.
Yapay zekânın yarattığı büyük verimlilik ve kapasite artışını nasıl toplumsal refaha dönüştüreceğiz? Kendinizi “kamucu bir teknolojist” olarak tanımlıyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Kamuda çalıştığınız için mi böyle söylüyorsunuz?
Hayır. Kamuda çalışmak insanı otomatik olarak kamucu yapmıyor. Benim kullandığım anlamıyla kamuculuk, teknolojiye hangi taraftan baktığınızla ilgili.
Uzun yıllar teknoloji sektöründe ve girişimcilik dünyasında da çalıştım. Dolayısıyla özel sektörün dinamizmini, inovasyon kapasitesini ve rekabetin yarattığı enerjiyi önemsiyorum. Fakat bazı alanlarda piyasa mekanizmasının tek başına toplumsal olarak optimum sonucu üretmesini bekleyemeyiz.
Su bunun çok güzel bir örneği.
Suyun ekonomik bir değeri var ama suyu yalnızca ekonomik bir meta olarak değerlendiremezsiniz. Su aynı zamanda yaşam hakkıyla, halk sağlığıyla, çevreyle, kent hakkıyla ve gelecek kuşaklarla ilgili bir kamusal değerdir.
Veri için de benzer bir tartışma giderek önem kazanıyor. Yapay zekâ çağında veri stratejik bir kaynak haline geliyor. Kamu kurumlarının sahip olduğu verilerin nasıl saklandığı, işlendiği, kimlerin erişebildiği ve hangi yapay zekâ modellerinin eğitilmesinde kullanıldığı artık yalnızca teknik bir konu değil.
Ben bu nedenle kamunun teknolojik egemenliğini ve kurumsal kapasitesini çok önemsiyorum.
Bu, “her şeyi devlet üretsin” demek değil. Özel sektörle, üniversitelerle, startup’larla elbette birlikte çalışacağız. Ancak kamu, ne satın aldığını anlayabilecek, teknolojisini yönetebilecek, verisini koruyabilecek, kritik alanlarda kendi kapasitesini geliştirebilecek kadar güçlü olmak zorunda. Yani kamu teknolojinin pasif müşterisi olmamalı. Akıllı müşteri, güçlü düzenleyici, nitelikli iş ortağı ve gerektiğinde üretici olmalı. Ben “kamucu teknolojist” derken aslında bunu kastediyorum.
Türkiye yapay zekâ yarışında nerede? Nasıl bir politika izlemeliyiz?
Türkiye’nin önemli avantajları var. Genç ve teknolojiye yatkın bir nüfusumuz, güçlü mühendislik kapasitemiz, gelişmiş bir teknoloji sektörü, önemli üniversitelerimiz ve çok ciddi miktarda kurumsal verimiz bulunuyor.
Ancak yapay zekâ yarışını yalnızca “bizim de büyük bir modelimiz olsun” şeklinde okumamak gerekiyor. Bugün küresel ölçekte birkaç şirketin sahip olduğu hesaplama kapasitesiyle yarışmak son derece maliyetli. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi güçlü olduğu alanları belirlemesi gerektiğini düşünüyorum.
Sağlık, üretim, finans, savunma, enerji, tarım, kamu hizmetleri, şehircilik ve su yönetimi gibi alanlarda çok ciddi veri ve deneyim birikimimiz var.
Bizim sorumuz şu olmalı: Bu birikimi kullanarak hangi alanlarda dünya ölçeğinde yapay zekâ çözümleri geliştirebiliriz?
İkinci konu insan kaynağı.
Yapay zekâ stratejisi yalnızca veri merkezi ve GPU yatırımı değildir. Üniversitelerden kamu çalışanlarına kadar çok geniş bir yetkinlik dönüşümüne ihtiyacımız var.
Üçüncü konu ise veri.
Türkiye’nin bir kamu veri politikası oluşturmasının giderek daha kritik hale geleceğini düşünüyorum. Verinin güvenliği kadar birlikte çalışabilirliği, kalitesi, standartları ve kamu yararı doğrultusunda nasıl değerlendirileceği de önemli.
Ve son olarak teknolojik egemenlik.
Burada içe kapanmacı bir teknoloji milliyetçiliğinden bahsetmiyorum. Dünya ile entegre olacağız. Küresel teknolojileri kullanacağız. Açık kaynak ekosistemlerinden yararlanacağız. Özel sektörle çalışacağız.
Ama kritik altyapılarımızda ve kritik verilerimizde ne yaptığımızı bilen ve gerektiğinde kendi alternatifini geliştirebilen bir ülke olmak zorundayız.
İSKİ kamuoyunda daha çok su sağlayan büyük bir altyapı kuruluşu olarak biliniyor. Siz ise İSKİ’nin aynı zamanda bir teknoloji kurumu olması gerektiğini söylüyorsunuz. Neden?
Çünkü bugün İstanbul gibi bir metropolün suyunu teknoloji olmadan yönetmeniz mümkün değil. Milyonlarca abone, çok büyük bir altyapı ağı, barajlar, arıtma tesisleri, pompalar, sayaçlar, bakım operasyonları, enerji tüketimi, saha ekipleri ve bunların ürettiği devasa miktarda veri var.
Aslında baktığınızda modern bir su idaresi aynı zamanda çok büyük bir veri organizasyonu. Bizim dijital dönüşüm yaklaşımımız da buradan doğdu.
Teknolojiyi destek hizmeti olmaktan çıkartıp kurumun temel çalışma biçiminin parçası haline getirmeye çalıştık. IoT, uzaktan izleme sistemleri, veri analitiği, otomasyon, RPA, mobil uygulamalar, dijital vatandaş hizmetleri ve daha sonra yapay zekâ bu dönüşümün farklı katmanlarını oluşturdu. Burada önemli olan teknoloji kullanmış olmak değil. Bir süreci dijitalleştirip aynı bürokrasiyi bilgisayara taşıdıysanız gerçek anlamda dijital dönüşüm yapmış olmuyorsunuz.
Biz sürekli şu soruyu sorduk:
“Bu işi bugün sıfırdan kursaydık yine böyle mi yapardık?”
Bu soru kurum içinde çok şeyi değiştiriyor. Şimdi yapay zekâyla birlikte aynı soruyu yeniden soruyoruz:
“Bu süreci bugün, yapay zekânın var olduğu bir dünyada sıfırdan tasarlasaydık nasıl kurardık?” Bence kamu kurumlarının önündeki gerçek dönüşüm burada başlıyor.
İSKİ AI bu yaklaşımın sonucu mu? Bir su idaresinin kendi yapay zekâ kapasitesine neden ihtiyacı var?
Kesinlikle.
Temmuz ayında İSKİ, İstanbul’un su yönetiminde yapay zekâ dönemini başlattı. Bununla birlikte biz İSKİ AI’yı yalnızca bir chatbot projesi olarak görmüyoruz. Bizim için esas mesele kurumun kendi verisini anlayabilen, kendi süreçlerine entegre olabilen ve zaman içinde farklı kullanım senaryolarıyla gelişebilecek kurumsal bir yapay zekâ kapasitesi oluşturmak.
Çünkü genel amaçlı modeller çok güçlü olabilir ancak kurumların asıl değeri kendi verilerinde ve süreç bilgisinde bulunuyor.
Bir su idaresinde onlarca yıllık teknik bilgi var. Arıza kayıtları, bakım verileri, tüketim davranışları, altyapı bilgileri, operasyon dokümanları, mevzuat, teknik şartnameler ve çok büyük miktarda saha deneyimi bulunuyor.
Yapay zekâ bütün bu kurumsal hafızayla ilişki kurmaya başladığında çok farklı bir noktaya geçiyoruz.
Çalışanların kurumsal bilgiye doğal dille erişebilmesinden operasyonel karar desteğine, doküman analizinden tahminlemeye kadar geniş bir alan ortaya çıkıyor.
Ama daha önemlisi gelecekte olacak. Su yönetiminde yapay zekâyı; talep tahmininde, arıza risklerinin öngörülmesinde, kayıp-kaçak yönetiminde, enerji optimizasyonunda, varlık yönetiminde, su kalitesinin izlenmesinde, bakım planlamasında ve iklim değişikliğinin yaratacağı risklerin modellenmesinde çok daha yoğun kullanacağız.
Burada hedefimiz insanı sistemden çıkarmak değil. İnsanın karar verme kapasitesini büyütmek.
Ben geleceğin su idaresini, milyonlarca sensörden ve kurumsal sistemden gelen verinin gerçek zamanlı işlendiği; yapay zekânın riskleri önceden tespit ettiği; dijital ikizlerin farklı senaryoları simüle ettiği ve insanın bütün bu kapasiteyi kullanarak daha doğru karar verdiği bir yapı olarak görüyorum.
Bu yalnızca teknoloji projesi değil. İklim değişikliği ve su kıtlığı düşünüldüğünde aynı zamanda bir dayanıklılık projesi.
İSKİ’nin dijital dönüşüm çalışmalarının uluslararası ölçekte de dikkat çektiğini gördük. Sizce sizi farklılaştıran ne oldu?
Bence tek tek teknolojiler değil, yaklaşımımız. Çünkü bugün yapay zekâ kullanan, IoT kullanan veya süreçlerini dijitalleştiren çok sayıda kurum var. Biz mümkün olduğunca bunları birbirinden bağımsız teknoloji projeleri olarak görmemeye çalışıyoruz.
Veri altyapısını kuruyorsunuz. Üzerine analitik geliyor. IoT sahayı dijital dünyaya bağlıyor.
RPA tekrarlayan süreçleri otomatikleştiriyor. Dijital kanallar vatandaş deneyimini değiştiriyor. Yapay zekâ ise bütün bu katmanların üzerinde yeni bir zekâ katmanı oluşturmaya başlıyor. Bence başarı biraz da buradan geliyor.
İkinci önemli unsur ekip.
Kamuda çok nitelikli teknoloji insanları var. Bazen kamunun inovasyon yapamayacağına dair haksız bir önyargı görüyorum. Doğru çalışma ortamını, doğru hedefi ve inisiyatif alma imkânını oluşturduğunuzda kamu çalışanları son derece yenilikçi işler yapabiliyor.
Bu benim için ayrıca önemli. Çünkü kamunun teknolojik kapasitesini güçlendirmek yalnızca yeni sistem satın almak değildir. İnsan yetiştirmektir.
Bir projeden geriye yalnızca yazılım kalıyorsa eksik iş yapmışsınız demektir. Bilgi, yöntem ve yetkinlik de kurumda kalmalı.
Geçen yıl Gartner Ödülleri’nde Runner Up (ikincilik) aldınız? Sizi diğer kamu kuruluşlarından ayıran nedir? Teknoloji alanında bu kadar önemli bir ödülü almanın ardında ne var?
Gartner Ödülleri, küresel teknoloji dünyasının en saygın ve tarafsız vitrinlerinden biri. Biz bu platforma SmartWater360 projemizle başvurduk ve EMEA Bölgesi’nde (Avrupa, Orta Doğu ve Afrika) yarıştığımız 268 uluslararası proje arasından Runner-Up (İkincilik) ödülüne layık görüldük.
Bu başarı, İSKİ’yi Türkiye’den bu unvanı kazanan ilk kamu kurumlarından biri yaptı. Avrupa’daki dev teknoloji projelerinin önünde yer alarak aldığımız bu sonuç; yalnızca bir ödül değil, vizyonumuzun, kurum içi inancımızın ve ortak emeğimizin uluslararası düzeyde tescilidir. Nitekim Gartner, İSKİ’nin bu dijital dönüşüm başarısını dünya genelindeki diğer kurumlara örnek bir Case Study (vaka analizi) olarak anlatmaya başladı.
Sizi diğer kamu kuruluşlarından ayıran ne oldu?
Bizi farklı kılan temel unsur, teknolojiyi sadece süreçleri modernize eden bir araç olarak değil, kamu hizmetini baştan tanımlayan bütünsel bir anlayışla ele almamız. Klasik bir altyapı yenilemesinin çok ötesine geçerek kamu su yönetiminde tam entegre bir dijital dönüşüm modeli sunduk.
CBS (Coğrafi Bilgi Sistemleri), ERP, e-Şube ve biyometrik imza sistemlerini gerçek zamanlı olarak birbirine bağladık. Bilişim adacıklarını ortadan kaldıran bu mimari, hem kurum içi operasyonlarımızda hem de 7 milyonu aşkın abonemizle kurduğumuz temas noktalarında köklü bir zihniyet değişimini beraberinde getirdi.
Bir teknoloji projesinin gerçek başarısı, vatandaşa ve sahaya dokunduğu noktada ölçülür. Dönüşümümüzün doğrudan hizmet kalitesine yansıyan çıktıları şöyle şekillendi:
● Saha Hızı ve Kriz Yönetimi: Sahadaki arızalara ortalama müdahale süremizi İSKİ’nin diğer brimlerinin de katkısıyla 24 saatten 5 saate indirerek %80 azalış sağladık.
● Altyapı Gücü: Veri aktarım hızımızı 5,9 kat, veri merkezi bağlantı hızımızı ise 160 kat artırdık.
● Hızlı ve Doğrudan Hizmet: Vatandaşlarımızın ödeme işlemlerini 7,9 kat hızlandırdık. Çevrimiçi işlem sayısı 3,5 kat, dijital sözleşme sayısı 2,6 kat arttı.
● Kağıtsız Kamu Dönemi: 800.000’in üzerinde dijital fatura üreterek işlemleri e-Şube üzerinden güvenli, hızlı ve kağıtsız bir yapıya kavuşturduk. Vatandaşlarımız artık faturalandırmadan tüketim takibine kadar tüm süreçleri evinden yönetebiliyor.
Ayrıca hem ulusal hem de uluslararası alanda birçok prestijli ödüle layık görüldük. Ancak durmuyoruz; şimdi bu dijital altyapıyı bir adım öteye taşıyoruz. “ISKI AI 360: Egemen Kurumsal Yapay Zekâ ve Veri Gölü Platformu” projemizle, veri odaklı yönetim anlayışımızı yapay zekâ yetenekleriyle taçlandırarak benzer küresel başarıları kurumumuza ve ülkemize tekrar kazandırmayı hedefliyoruz.
Dijital dönüşümden yapay zekâya geldiniz. Klasik soruyla bitirelim: What’s next?
Ben “yapay zekâdan sonra ne var?” diye sormak yerine, “yapay zekâdan sonra kurum neye dönüşecek?” diye sormayı daha anlamlı buluyorum. Çünkü yapay zekâ bizim için bir varış noktası değil. Yeni bir başlangıç.
Önümüzdeki dönemde üç büyük dönüşüm görüyorum.
Birincisi öngörücü su yönetimi.
Bugün birçok kamu hizmeti olay gerçekleştikten sonra harekete geçiyor. Arıza oluyor, müdahale ediyoruz. Talep artıyor, kapasite oluşturuyoruz.
Gelecekte sistemler daha fazla öngörü üretecek.
Sorun gerçekleşmeden riskini göreceğiz.
İkincisi otonom ve yarı otonom operasyonlar.
Yapay zekâ ajanlarının kurumların günlük operasyonlarında giderek daha fazla rol alacağını düşünüyorum. Ancak kamu açısından bunun çok güçlü yönetişim, denetim ve insan kontrolü mekanizmalarıyla birlikte tasarlanması gerekiyor.
Üçüncüsü ise dijital ikiz ve bütünleşik kent yönetimi.
Su tek başına yönetilmiyor. Enerjiyle, iklimle, kentleşmeyle, nüfusla ve çevreyle doğrudan ilişkili.
Uzun vadede İstanbul’un su sisteminin yaşayan bir dijital modelini oluşturabilmek; farklı iklim, nüfus, tüketim ve yatırım senaryolarını önceden simüle edebilmek çok büyük değer yaratacaktır.
Ama benim için daha büyük bir “what’s next?” daha var.
Türkiye’nin kamu kurumlarında ortaya çıkan bu deneyimin paylaşılması.
Her kurumun aynı teknolojiyi tekrar tekrar sıfırdan geliştirmesi gerekmiyor. Ortak standartlar, açık mimariler, yeniden kullanılabilir çözümler ve kurumlar arası bilgi paylaşımıyla Türkiye’nin çok güçlü bir kamu teknolojileri ekosistemi oluşturabileceğine inanıyorum.
Çünkü yapay zekâ çağındaki temel mesele yalnızca daha akıllı makineler yapmak değil; daha akıllı kurumlar oluşturmak. Kamu açısından başarıyı yalnızca ne kadar ileri teknoloji kullandığımızla ölçemeyiz.
Asıl soru şudur:
Bu teknoloji vatandaşın hayatını iyileştiriyor mu, kamunun kapasitesini artırıyor mu ve ortaya çıkan değeri toplumun tamamına taşıyabiliyor mu?
Benim için teknolojinin nihai ölçüsü budur.
