Üretimin şifreleri artık hücresel boyutta kodlanıyor. Sofralardan yakıt depolarına uzanan büyüyen bir yeni ekonomi var. Mevcut 4 milyar euroluk hacim, hedeflenen stratejilerle 2035’e kadar 10,8 milyar euroya çıkma potansiyeli taşıyor. Sanayinin alışılmış çarkları şekil değiştirirken, gözle göremediğimiz mikroorganizmaların başrolde olduğu bu yeni yapı, geleceğin üretimini yeni baştan kurguluyor olabilir mi?
Pera Palas’ın tarihi atmosferini tüm ağırlığı ile taşıyan lobisindeyim. Bordo kadife koltuklar, altın varaklı detaylar ve yüksek tavanlardan bizi izleyen klasik tablolar, zamanın bir asır öncesinde donup kaldığı hissini veriyor.

Karşımda Novonesis Türkiye Ülke Müdürü Pınar Tunçkol oturuyor. Önümüzdeki şık cam masada, kahvelerimizden yükselen ince bir buhar etrafa yayılıyor. Yüz yılı aşkın süredir bu salonda kim bilir hangi siyasi ve ekonomik meseleler konuşuldu… Ancak bugün konumuz çok daha hücresel, bir o kadar da önemli… Gözle göremediğimiz mikroorganizmaların, enzimlerin, yani biyoçözümlerin bir ekonomiyi nasıl büyüttüğünden bahsediyor Pınar Tunçkol.
Konuşmaları bende yeni bir düşünce kapısını aralıyor. Geleneksel üretim modellerinin sınırlarına dayandığımız bu çağda, yoksa kurtuluş umudu laboratuvarlardan mı geliyor?
Tabağımızdaki Mikro Ekonomi
Sohbetimiz günlük hayatın tam kalbinden, sabahları kurduğumuz kahvaltı sofrasından başlıyor. Novonesis gibi alanında küresel lider bir şirketin Türkiye ve Orta Doğu Afrika bölgesini yöneten Pınar Tunçkol, konuyu herkesin anlayabileceği o sıcak detaydan, ekmekten başlatıyor:
“Bugün sabah kahvaltıda muhtemelen ekmek tüketmişsinizdir… Unun içerisindeki ham madde, buğday, iklim koşullarından ve organik bir ürün olmasından dolayı her sene farklı özelliklerle karşımıza çıkar. Ama tüketiciler olarak biz, yediğimiz yiyeceklerin tatlarının değişmesinden pek hoşlanmayız.”
Her gün soframıza gelen ürünlerin tadını sabitleyen asıl unsurun mikroorganizmalar olduğunu söylüyor. İklim koşulları yüzünden farklılaşan buğdayın özellikleri, enzimler vasıtasıyla belirli bir standarda oturtulduğunu ve üreticilerin kendi girdi süreçlerini düzenleyerek maliyetlerini belli bir seviyede tuttuğunu söylüyor. Bu görünmez biyolojik müdahale, raftaki fiyatların aşırı dalgalanmasını önlerken ekonomide öngörülebilirliği sağlayan bir mekanizma sunuyor.
Biyoçözümlerin daha az hammaddeyle daha yüksek kalite ve miktarda ürün elde edilmesine olanak tanıdığından bahsediyor.
Yayınlanan Biyoçözümlerin Değeri Türkiye Raporunda ekosisteminin büyük bir potansiyele sahip olduğuna vurgu yapılıyor.
Tunçkol, hedeflenen politikalarla ifade edilen ekonomik ayak izinin 2035 yılına kadar 10,8 milyar euronun üzerine çıkacağını işaret ediyor. Dile getirdiği vizyon, genel kalkınma stratejisi içinde inovasyon temelli bir kulvara denk geliyor.

İstihdam ve İhracatın Yeni Çarpan Etkisi
Pera Palas’ın büyüleyici atmosferinde kahvelerimizi yudumlarken, sözü tabaktan makroekonomik çarklara getiriyor.
Türkiye’de halihazırda yaklaşık 4 milyar euroluk üretim değeri yaratan ve 28 bin kişiye istihdam sağlayan bir ekosistemden bahsediyoruz aslında. Ancak daha da heyecan verici olan, ekonomistlerin en çok sevdiği o iki kelime: Çarpan etkisi.
Sürdürülebilirlik hedeflerinin ekonomik rasyonalite ile birleştiği çerçeveyi özetliyor:
“Biyoçözümler yalnızca sürdürülebilirlik gündeminin bir parçası olarak görülmemeli; rekabetçilik, sanayi dönüşümü ve ekonomik dayanıklılık açısından da büyümenin itici gücü niteliğinde.”
Rapordaki çarpıcı veri bu tezi destekliyor. Biyoçözümler alanında yaratılan her bir doğrudan istihdam, diğer sektörlerde yaklaşık 1,6 ek dolaylı istihdama yol açıyor. Bu da 2035 yılına kadar değer zincirleri genelinde 75 binden fazla kişinin bu alandan gelir elde etmesi anlamına geliyor.

Topraktan Motora Giden Yeni Yol
Mikroorganizmaların etki alanı, gıda raflarından çıkıp uçsuz bucaksız tarım arazilerine kadar uzanıyor. Yanlış uygulamalar yüzünden yorulan toprakların şifası, yine doğanın kendi hücresel yapısında gizli.
Pınar Tunçkol, toprak ve bitki sağlığını kimyasallar yerine biyolojik ürünlerle korumanın daha doğru olduğunu söylüyor. Aşırı kullanılan suni destekler azaldıkça, toprağın uzun vadeli yaşama tutunma şansı artarken su gibi kısıtlı kaynakların bu metotlarla çok daha verimli kullanılabilmesi de mümkün olabilmekte.

Tarımdaki hücresel restorasyonun sürdürülebilir bir milli eko-sistemin zeminini hazırladığına değiniyor:
“Biyolojik ürünlerle tarımın yapılması, uzun vadede verimliliğin artmasını, toprağın sağlığının korunmasını ve su gibi önemli girdilerin daha verimli şekilde kullanılmasını sağlıyor.”
Bahsettiği biyolojik girişim tarlada son bulmuyor; yollara ve gökyüzüne de uzanıyor. Sürdürülebilir havacılık yakıtları (SAF) ve biyodizel üretimi, Türkiye için oyun değiştirici bir potansiyel taşıyor. Konunun enerji boyutunu hatırlatıyor:
“Tarımsal girdilerin enerji üretiminde kullanılması dışa bağımlılığı azaltan bir hamle.”
Sohbetimizin sonuna geliyoruz.
Kahve fincanından son bir yudum alıyorum.
Pera Palas’ın nostaljik kapısından Meşrutiyet Caddesi’nin telaşlı, kalabalığına karışıyorum.
