Zeynep Aktaş – Merkez Bankası’nın ağırlıklı ortalama fonlama maliyeti yüzde 40’tan yüzde 37’ye gerilerken, ihtiyaç kredisinde ibre yüzde 63 seviyesinde. İçeride tüketici ile tasarrufçu arasındaki makas giderek açılırken, dışarıda faiz artışlarını masada tutan merkez bankaları küresel sermayenin yeni yönünü tayin edecek kırılmaya hazırlanıyor. Küresel piyasalarda paranın rotası enflasyonla mücadele çerçevesinde şekillenirken, içerde fonlama maliyetleri ile sokağın borçlanma gerçeği arasındaki fark oldukça fazla. TCMB’nin ağırlıklı ortalama fonlama maliyetini yüzde 37’ye çekmesi, piyasadaki makroekonomik harareti soğutma çabalarının bir yansıması olarak okunmalı. Temel sorunsa paranın piyasaya çıkış maliyetindeki düşüşün reel sektöre veya hane halkına aynı hızda yansımaması.
Son dönemdeki faiz adımları, kredi hacmi ve merkez bankaların yönlendirmeleri birleştirildiğinde, tasarruf sahibinin getirisinin törpülendiği, borçlunun ise rekor seviyede maliyetlere katlanmak zorunda kaldığı bir tablo ortaya çıkıyor. Yurt dışında beklentilerin şahinleşmesi ile içerideki faiz oranlarının oluşturduğu baskı, önümüzdeki dönemin en önemli finansal sınavını oluşturuyor.
Tüketicinin sırtındaki 19 puanlık yük
Finansal aktarım mekanizmasındaki pürüzler, 18 Eylül haftasına ait oranlarda öne çıkıyor. Bankacılık sisteminde üç aya kadar vadeli TL mevduatın ortalama faizi yüzde 44,02 seviyesine kadar gerilerken, ihtiyaç kredisi faizleri yüzde 63,03 gibi oldukça yüksek bir oranda kalmadı dikkat çekiyor. Tüketici kredisiyle mevduat arasındaki 19,01 puanlık geniş farkı, sadece bankaların kâr marjı olarak değerlendirmek eksik olur. Bu farkın içinde artan kredi riski, batık ihtimalleri ve vade uyumsuzluğu gibi sistemsel zorluklar yer alıyor. Temmuz başındaki yüzde 48,97 seviyesinden bu yana mevduat faizinde yaşanan yaklaşık 5 puanlık gerileme, tasarruf sahibinin eline geçen reel getiriyi doğrudan aşağı çekiyor. Diğer taraftan tüketicinin yeni bir finansman bulma maliyeti neredeyse hiçbir esneklik göstermiyor. Hane halkı enflasyon karşısında gelir kaybı yaşarken, borçlanmanın bedeli altından kalkılması güç bir seviyeye ulaşıyor.
Ticari kredilerde istikrar önemli
Ticari kredilerdeki dalgalı seyir şirketlerin operasyonel ufuklarını ciddi anlamda daraltıyor. Sadece birkaç haftalık periyotta dahi finansman koşullarında önemli dalgalanmalar yaşandı. 28 Ağustos günü yüzde 51,64 olan ticari kredi faizi, 4 Eylül haftasında yüzde 54 seviyesine çıkıp, ardından 18 Eylül itibarıyla yüzde 52,85 bandına geriledi. Maliyetlerdeki oynaklık, işletmelerin üretim kapasitelerini artırma ve yeni pazarlara açılma planlarını doğrudan etkiliyor. Merkez Bankasının fonlama maliyetindeki düşüş eğilimi, piyasadaki kredi akışını otomatik olarak rahatlatmaya yetmiyor. Bankacılık sistemi, makroekonomik istikrar tam anlamıyla sağlanmadan ticari riski üstlenmekten kaçındığı ve bilançosunu korumak adına temkinli bir savunma hattı inşa ettiği anlaşılıyor.
Dışarda senaryolar değişti
Yurt içinde hane halkı ve sanayici yüksek enflasyon ile maliyetleri dengelemeye çabalarken, küresel sahnede paranın kuralları değişmeye başlamış görünüyor. ABD tarafında güçlü gelen istihdam rakamları ve beklentilerin üzerinde seyreden kalıcı enflasyon endişesi, FED’in atacağı adımlara dair projeksiyonları değiştiriyor. Yılın başlarında arka arkaya indirim bekleyen kurumlar senaryolarını yeniliyor. Goldman Sachs önceki tahminlerini rafa kaldırıp, aralık ayında yeni bir faiz artışı öngörmesi durumu yeterince özetliyor. Standard Chartered uzmanlarının 2027 ortasına kadar iki ayrı artış bekleyip, yapay zeka yatırımlarının tetiklediği büyümenin enflasyonu besleyeceğine işaret etmeleri bu şahinleşen duruşu destekliyor. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde’ın para politikasını salt nötr oranlara göre yönlendirmediklerini vurgulaması ve İngiltere kanadında Dave Ramsden’den gelen yukarı yönlü faiz hamlesi uyarıları, küresel boyuttaki sıkılaşma döngüsünün daha uzun bir süre piyasalara yön vereceğini işaret ediyor.
Altının elde tutma maliyeti artıyor
Dünyanın en büyük merkez bankalarının sürdürdüğü sıkı para politikaları, küresel sermayenin varlık dağılımını şekillendiriyor. ABD tahvil faizlerindeki yukarı yönlü inatçı baskı ve uluslararası piyasalarda giderek güçlenen dolar, güvenli liman arayan sermayeyi tahvile çekiyor. Hal böyle olunca faiz getirisi olmayan altının ve diğer değerli metallerin elde tutulma maliyeti durmaksızın yükseliyor. Bu noktada ING uzmanlarının ABD uzun vadeli tahvil faizlerinin bozulan borç dinamikleri sebebiyle yukarıda kalacağına yönelik değerlendirmeleri büyük önem taşıyor. Küresel tahvil getirileri bu denli yüksek ve cazip kalmayı sürdürdükçe, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin uluslararası fonlara erişim maliyetinin artma riski büyüyor. Dış finansman bulmanın pahalılaştığı konjonktürde, içerdeki enflasyonla mücadele sürecini ekstra zorlaştıracak bir unsur olarak okumak gerekiyor. Gelecek çeyrekte piyasaların haritasını yalnızca merkez bankalarının toplantı metinleri çizmeyip, bu politikaların sokağa yansıma hızı belirleyeceği anlaşılıyor. Yurt içinde fonlama maliyeti ile kredi faizi arasındaki geniş uçurumun daralma süreci, şirketlerin ayakta kalma reflekslerini doğrudan etkileyecek. Küresel arenada ise inatçı enflasyon verileri karşısında geri adım atmayı reddeden büyük merkez bankaları, sıcak paranın fiyatını küresel ölçekte ulaşılmaz seviyelerde tutmaya devam edeceği görülüyor.
