Valsi Milyon Dolarlık Endüstriye Dönüştüren CEO: André Rieu

By Fortune Türkiye

Pop ikonlarına taş çıkartan bilet satışları, holding disipliniyle yönetilen 120 kişilik bir kadro ve iflasın eşiğinden doğan küresel bir eğlence imparatorluğu. Klasik müziğin “bitti” denilen döneminde sanatı yüksek kârlılığa sahip bir iş modeline dönüştüren usta maestro, kriz yönetimini ve yarım asırlık marka stratejisini Fortune Türkiye’ye anlattı. – Şule Laleli

Dünyanın en çok kazanan rock gruplarını, milyarlarca dolarlık turne cirolarına ulaşan pop ikonlarını ya da dijital platformları kasıp kavuran yeni nesil rap sanatçılarını bir kenara bırakın. Küresel eğlence endüstrisinin en büyük, en sadık ve en kârlı müşteri kitlesini peşinden sürükleyen lider, elinde 1732 yapımı bir Stradivarius keman tutuyor ve 19. yüzyılın vals ritimlerini yönetiyor. André Rieu, kitleler için romantik bir müzisyen ve modern bir Johann Strauss olabilir; ancak iş dünyasının analitik merceğinden bakıldığında o, niş bir pazarı küresel bir tüketim çılgınlığına dönüştüren sıra dışı bir CEO ve vizyoner bir girişimci. Bugün 120’den fazla daimi çalışanıyla, lojistik operasyonları bir tedarik zinciri harikası olan ve her yıl dünyanın dört bir yanındaki stadyumları hınca hınç dolduran küresel bir şirketi yönetiyor. Üstelik bu yolculuk her zaman kusursuz bir nakit akışıyla ilerlemedi. Devasa şato dekorları ve agresif yatırımları yüzünden borçlandığında ve iflasın eşiğinden döndüğü dönemlerde bile risk yönetimindeki radikal kararlarıyla ayakta kalmayı başardı. Klasik müzik elitizminin kurallarını yeniden yazarak onu demokratikleştiren ve sürdürülebilir bir finansal ekosisteme kavuşturan Rieu ile Fortune Türkiye adına iş dünyasının liderlerine ilham verecek yönetim ilkelerini, risk iştahını ve sahnelerin perde arkasındaki mali stratejileri konuştuk.

Dünyaca ünlü bir orkestra şefi olarak, kağıt üzerindeki müziğin sessizliğini canlı bir organizmaya dönüştürdünüz. Klasik müzik endüstrisinin rekabetçi ortamında yeni bir talep yaratırken, endüstri sınırlarını yeniden şekillendirdiniz. Bu noktaya ulaşmak için ne gibi fedakarlıklar yaptınız?

Bunlara fedakarlık değil, karar demeyi tercih ederim. Benim dönüm noktam, oğullarım lise çağındayken gerçekleşti, bu yüzden onların büyümesini izlemek için zamanım oldu. Ve özel hayatımda çok mutlu olduğum ve birlikte çalışmaktan keyif aldığımız bir eşle evlendim! Yani özel hayatımda hiçbir şey değişmedi. Yılda yaklaşık 80 konser veriyoruz, bu da ailem için bolca zaman bırakıyor ki bu benim için çok önemli.

Klasik müzik dünyasındaki alışılagelmiş “mesafeli ve otoriter” orkestra şefi imajının aksine, sahnede ekibinizle kurduğunuz neşeli ve etkileşimli bağın ardındaki liderlik sırrı nedir?

Babam mesafeli ve otoriter bir orkestra şefiydi; herkes ona itaat etmek zorundaydı. Bu yüzden öğrenciyken orkestrasından ayrıldım. Kendi orkestramı kurmak istedim ve bugün müzisyenlerim benim büyük ailem. Ben patronum ama aynı zamanda onlar için bir baba figürüyüm. Elbette hepsi mükemmel müzisyenler, ama aynı zamanda onlarla birlikte olmak çok eğlenceli!

Dünyanın en büyük orkestrasını yönetirken, ekibinize müzikal özgürlük tanırken lider olarak net ve vizyoner bir yaklaşımı nasıl koruyorsunuz?

1988’de 12 müzisyenden bugün yaklaşık 70 müzisyene ulaşan Johann Strauss Orkestrası’nı yönetmek, mutlak işitsel farkındalık ve derin saygı gerektiriyor. Birinci flütçümün, benim hayal ettiğimden biraz farklı, muhteşem bir yorumla bir solo performansı sergilemesi durumunda, güzel olduğu için onu olduğu gibi bırakıyorum. Topluluğu katı bir kurumsal birimden ziyade birbirine sıkı sıkıya bağlı bir aile gibi ele almak, küresel arena turlarında akıcı bir şekilde performans sergilemek için gereken karşılıklı güveni oluşturuyor. Turnelerde, her ay milyonlarca dolarlık devasa bir bütçeyi ve yüzlerce kişiden oluşan bir operasyonu yönetiyorsunuz.

Finansal risklerin yüksek olduğu kriz dönemlerinde ekibinizin motivasyonunu ve size olan inancını nasıl koruyorsunuz?

Yaklaşık 120 çalışanım var. Onlar ve aileleri bilet satışlarına ve turnelere bağlı. Pandemi sırasında, Hollanda’daki diğer şirketler gibi ben de hükümetten fon aldım. Ama müzisyenlerimi kaybetmemek için Stradivarius kemanımı bile satardım. Çünkü yeni bir orkestra bulmaktan daha kolay yeni bir keman almak. Müzisyenlerimin çoğu 30 yıldan fazla süredir benimle birlikte. Sadakatleri için çok minnettarım.

Geleneksel klasik müzik tabularını yıktınız ve izleyiciyi performansın bir parçası haline getirdiniz. Ekibinizi katı kurallardan kurtulmaya ve “insanları mutlu etme” ortak vizyonunu benimsemeye nasıl ikna ettiniz? Yönetim tarzınızda, çalışanlarınızın kendilerini adil ve saygın hissetmelerini sağlamayı bir liderlik görevi olarak nasıl görüyorsunuz?

Kimseyi ikna etmeme gerek kalmadı; zaten duygusal, gösterişsiz müziğe olan tutkumu paylaşan müzisyenleri kendime çektim. Katlandığım diktatörce tarzdan uzaklaşarak, neşe, mizah ve izleyici etkileşiminin üst düzey müzisyenlikle bir arada var olabileceğini gösterdim. Karşılıklı saygı, kendilerini ifade etme, seyahatin tadını çıkarma ve sahnede gülümseme özgürlüğü anlamına gelir; asla korku altında çalmazlar, her zaman tüm coşkularıyla dünyanın neresine gidersek gidelim sahne alırlar. Biz otantikiz, sahnedeki tüm neşemiz gerçek.

Orkestranızdaki kadın müzisyenleri rengarenk, masalsı balo elbiseleriyle, erkek müzisyenleri ise son derece şık smokinlerle giydirerek sunduğunuz görsel şölenin izleyici üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Canlı enerji, duygusal bağ ve şenlikli atmosfer her şeyi anlatıyor. Geleneksel koyu kıyafetlerden uzaklaşmak, izleyicilerin kendilerini neşeli ve dahil olmuş hissetmelerini sağlıyor. Konserlerim tüm duyular için, gözler için de bir şölen olmalı.

Konserlerinizin genellikle kapalı ve kasvetli salonlar yerine dev stadyumlarda düzenlendiğini, dev ekranlar, ışık gösterileri ve kar/balon düşmesi gibi tiyatro efektleriyle birleştirilerek pop/rock konser atmosferi yaratıldığını görüyoruz. Bu fikrin gelişimini ne etkiledi?

Klasik müziğin erişilebilir, duygusal ve eğlenceli olmasını istedim; katı ve resmi olmasını değil. Duygulara doğrudan hitap eden repertuvar seçiyorum: valsler, pop hitleri, film müzikleri. Dev ekranlar, masalsı kaleler, buz pistleri ve kar düşmesi gibi efektler, arenadaki herkesin aksiyona yakın hissetmesini sağlıyor. Ve benim için en önemli kısım, seyirciyle etkileşim.

Dünyanın dört bir yanındaki birçok orkestra şefi yerel orkestralarla çalışırken, siz dünyanın en büyük özel orkestrası olan Johann Strauss Orkestrası’nın sahibisiniz. Maastricht’teki André Rieu Stüdyoları’nda, albüm kayıtlarından konserlerin dijital kurgusuna ve televizyon dizisi yapımına kadar tüm medya işlemlerini kendi bünyenizde gerçekleştiriyorsunuz. Özellikle etkinlik sineması sektöründe ne gibi bir fark yarattınız?

Etkinlik sinemasında, klasik konserlerin küresel sinema etkinliklerine dönüşebileceğini belki de gösterdik. İnsanlar şarkı söylüyor, gülüyor, alkışlıyor, hatta koridorlarda dans ediyorlar; bu sadece bir gösterim değil, bir kutlama. Her şeyi kendimiz ürettiğimiz için, özel deneyimler yaratıyoruz: tanıtımlar, röportajlar, sahne arkası anları ve sinema izleyicileri için özel mesajlar. Konser salonuna hiç gitmeyecek birçok kişi bu şekilde klasik müziği keşfediyor.

Lojistik ve seyahat operasyonlarınız büyük ilgi çekiyor. Bu strateji, başarılı bir organizasyon yapısını nasıl vurguluyor? Üçüncü tarafları (taşeronları) ortadan kaldırarak ve lojistikten stüdyolara kadar her şeyi kendi şirketinize entegre ederek operasyonel bağımsızlığı nasıl sağladınız?

Başlangıçta, tamamen dış şirketlere bağımlı olamayacağımı fark ettim. Bu yüzden kendi organizasyonumuzu kurduk: prodüksiyon, ses/video, ışıklandırma, sahne tasarımı, kostümler, pazarlama, TV, dijital kurgu ve yönetim alanlarında uzmanlar. André Rieu Stüdyoları, sahnedekiyle aynı sanatsal standartlarda içerik üretmemizi sağlıyor. Turne, küçük bir köyü taşımak gibidir: müzisyenler, solistler, ekipler, enstrümanlar, kostümler, sahneleme, ses ve daha fazlası. Her turne aylar süren planlama gerektirir: ulaşım, konaklama, gümrük, provalar, mekan koordinasyonu. Şirket içinde uzmanlık oluşturmak süreklilik sağlar; çalışanlarımız prodüksiyonlarımızı, kalite beklentilerimizi ve hızlı karar vermeyi bilirler. Bu da bizi esnek kılar: yeni sahne tasarımları, TV programları veya sinema prodüksiyonları, yerel ortaklarımızla çalışırken bile konseptten gerçeğe verimli bir şekilde geçer.

Sahne prodüksiyonlarına büyük yatırımlar yaparken finansal riski sanatsal vizyonla nasıl dengeliyorsunuz?

Oğlum Pierre bu aralar mali durumumuzu çok yakından takip ediyor. 2008’de Dünya Stadyum Turum için Schönbrunn Kalesi’nin üç kopyasını sahne olarak inşa ettim. Bu beni 35 milyon borçla iflas ettirdi, ancak konserler tamamen dolu geçti. Ama prodüksiyon çok büyüktü. Ancak bankadaki bir kişi “Bırak oynasın!” dedi, ben de devam ettim. Ve bir yıl sonra tekrar mali olarak istikrarlı hale geldim.

Ekiplerin “lider için çalışmak” yerine “liderle birlikte üretmek” için motive olmalarını nasıl sağladınız?

Liderlik, insanlara ne yapacaklarını söylemekle ilgili değil; bir hayali paylaşmakla ilgilidir. İnsanlar bir şeyi neden yaptığınızı anladıklarında, onu yaratmanın bir parçası olurlar. Örnek olmak önemlidir: Provalara, prodüksiyonlara ve planlamaya derinden dahil oluyorum. Tutku bulaşıcıdır. Lider tamamen kendini adadığında, insanlar doğal olarak ellerinden gelenin en iyisini yaparlar. Günün sonunda, tek bir misyonu olan tek bir takımız: izleyicilere neşe getirmek. Herkes bu amacı paylaştığında, birlikte güzel bir şey yaratıyormuş gibi hissedersiniz.

Meslek hayatınızda aldığınız en değerli tavsiye nedir? Sizi en çok etkileyen lider veya sanatçı kimdi?

 Kendinize sadık kalın. Birçok kişi bana klasik müziğin belirli bir şekilde sunulması gerektiğini söyledi, ancak ben bunun neşeli, duygusal ve erişilebilir olabileceğine inanıyordum. Sanatsal olarak, beni en çok etkileyen Johann Strauss II oldu; müziği zarafet, iyimserlik ve mutluluk yayıyor, tam da dinleyicilerin hissetmesini istediğim şey bu. Ayrıca harika bir iş adamıydı, beş orkestrası vardı. Tavsiyem: Vizyonunuza inanın, çok çalışın ve mesleğinizi seçmenize neden olan neşeyi asla gözden kaçırmayın.

Şu anki bilginize sahip olsaydınız yapmayacağınız ve pişman olduğunuz şeyler neler?

2012’de çok fazla çalıştığım, çok fazla röportaj verdiğim, televizyon programına katıldığım ve ödül törenlerinde yer aldığım için hastalandığım bir dönem oldu. Şimdi neredeyse sadece müziğe ve performanslara odaklanıyorum.

Orkestra şefliğinin sadece konser yönetmekten ibaret olmadığı, aynı zamanda bir ulusun kültürel mirasını inşa etmekle ilgili olduğu fikrine katılıyor musunuz?

Bence bu, insanları bir araya getirmek ve onlara asla unutamayacakları bir akşam yaşatmakla ilgili. Gençler bir Strauss valsini veya güzel bir melodiyi duyup aşık olurlarsa, önemli bir şey başarmış oluruz. Kültür, insanlar onu neşeyle deneyimlediklerinde hayatta kalır.

Konser programınızda şu anda Türkiye yer almıyor. 2027’deki konser maratonunuzda Türkiye de yer alacak mı? Sizce Türkiye konser organizasyonu için uygun bir ülke mi?

Türkiye zengin bir kültürel tarihe ve müziğe derin bir takdir duygusuna sahip. Müziğin kültürler arası birleştirici gücüne her zaman hayran kaldım ve Türkiye’nin misafirperverlik ve kutlama geleneği olağanüstü. Orkestram ve ben, son konserlerimizde İstanbul›daki harika seyirciyi çok iyi hatırlıyoruz ve çok yakında tekrar dönmeyi umuyoruz.

BENZER MAKALELER


SON MAKALELER

Loading...