Sektörel Dernekler Federasyonu çatısı altında her ay farklı sektörlerden temsilcilerle bir araya geliniyor; sahadan gelen sorunlar, beklentiler ve çözüm yolları doğrudan konuşuluyor. Bu temasların neticesinde ortak görüşler: sürdürülebilir kalkınma kadar ekonomide hızlı bir rahatlama için bazı yapısal adımların ertelenemez olduğu yönünde. Öncelikli başlıklardan birinin yatırım ortamına duyulan güvenin yeniden güçlendirilmesi olduğunu söyleyen Sektörel Dernekler Federasyonu (SEDEFED) Yönetim Kurulu Başkanı Emine Erdem, “Yabancı sermayeyi çekebilmek için fiyat istikrarının sağlanması, kur oynaklığının azaltılması ve öngörülebilir bir ekonomik zeminin oluşturulması kritik. Yatırımın ve istihdamın artması ancak yatırımcı dostunun olmasıyla, tutarlı ve uzun vadeli bir iş ortamıyla mümkün” diyor.
İş dünyası açısından geride bıraktığımız yılı nasıl değerlendiriyor ve 2026’ya nasıl bakıyorsunuz?
Geride bıraktığımız yıl, iş dünyası açısından belirsizliklerin belirleyici olduğu bir dönem olurken, 50 sektörel derneği ve 14.000 iş insanı ile işletmeyi temsil eden federasyonumuz sayesinde sahadaki gelişmeleri yakından izliyor, sorunların nerede yoğunlaştığını ve çözüm yollarını net bir şekilde görebiliyoruz. Artan maliyetler özellikle üretim yapan şirketleri ciddi biçimde zorladı; pek çok firma bu nedenle yatırımlarını ve bazı faaliyetlerini ertelemek durumunda kaldı. Bu noktada, şirketlerin üretimlerini ve istihdamlarını koruyabilmeleri için düşük faizli, uzun vadeli kredi ve finansman desteklerinin kritik önemde olduğunu düşünüyoruz.
Enflasyon, finansmana erişimde yaşanan güçlükler, jeopolitik gelişmeler ve küresel talepteki dalgalanmalar, şirketlerin dayanıklılığını ciddi şekilde sınadı. Ancak tüm bu zorluklara rağmen iş dünyası açısından önemli bir öğrenme süreci de yaşandı. Pek çok kurum, risk yönetimi, verimlilik ve operasyonel dayanıklılık konularında kendini yeniden yapılandırma fırsatı buldu. 2026’ya baktığımızda ise temkinli bir iyimserlikten söz edebilirim. Özellikle yılın ikinci yarısına yönelik beklentiler daha olumlu. 2025 yılı yüksek enflasyon ve sıkı finansman koşullarıyla mücadele edilen bir yıl olurken, 2026’nın ekonomi açısından bir dengelenme yılı olması bekleniyor. Doğru okuma yapan ve stratejilerini buna göre şekillendiren şirketler için 2026, yalnızca bir toparlanma değil, aynı zamanda rekabet gücünü kalıcı olarak artırabilecekleri bir yıl olabilir.
Küresel ve ulusal ekonomik dalgalanmaların yoğunlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bugün Türkiye’de sektörlerin genel fotoğrafını nasıl görüyorsunuz? Hangi sektörler daha kırılgan, hangileri dönüşüme daha dirençli ya da daha hızlı uyumlanıyor?
Bugün sektörleri tek bir eksende değerlendirmek mümkün değil; Türkiye ekonomisinde aynı anda hem ciddi kırılganlıkların hem de güçlü bir uyum kapasitesinin varlığını görüyoruz. Özellikle enerji maliyetlerine, finansmana erişime ve dış pazarlara bağımlılığı yüksek olan sektörler, mevcut küresel ve ulusal dalgalanmalardan daha hızlı ve sert etkileniyor. İmalatın bazı alt kolları, enerji yoğun sanayi, inşaat ve dış finansmana bağımlılığı yüksek alanlar bu açıdan daha hassas bir zeminde ilerliyor. Bu sektörlerde nakit akışı yönetimi, maliyet kontrolü ve finansman erişimi belirleyici başlıklar hâline gelmiş durumda.
Buna karşılık teknoloji, savunma sanayii, yazılım, sağlık ve lojistik gibi sektörler; görece daha yüksek katma değer üretmeleri, dijitalleşmeye yatkın olmaları ve esnek iş modellerine sahip olmaları sayesinde değişen koşullara daha hızlı uyum sağlayabiliyor. Bu alanlarda faaliyet gösteren şirketler, hem iç pazardaki dönüşümü hem de küresel trendleri daha yakından takip ederek rekabet avantajı elde edebiliyor. Özellikle teknoloji ve savunma sanayiinde ihracat odaklı büyüme, bu sektörleri dalgalanmalara karşı daha dirençli kılıyor.
Ancak burada altını çizmek istediğim önemli bir nokta var: Asıl belirleyici olan çoğu zaman sektörün kendisinden ziyade, şirketlerin değişimi ne kadar erken okuduğu ve bu değişime nasıl yanıt verdiğidir. Aynı sektörde faaliyet gösteren iki firmadan biri maliyet baskısı ve finansman zorlukları nedeniyle gerilerken, diğeri dijitalleşme, verimlilik artışı, yeni pazarlara açılma ve inovasyon sayesinde ciddi bir sıçrama yapabiliyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde sektörlerden çok, stratejik refleksi güçlü, esnek ve dönüşüme açık şirketlerin ayrışacağını göreceğiz.
Sektörler özelinde baktığınızda bugün en temel ihtiyaçlar ve beklentiler neler?
En temel ihtiyaç her şeyden önce öngörülebilirlik, finansmana erişim ve teşvikler. Sektörler uzun süreli rahatlamayı getirecek tutarlı politikalar ve uzun vadeli perspektif görmek istiyor. Pek çok sektörde ekonomik gelişmelerin de etkisiyle yetkin insan kaynağı da önemli bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. Hızlı dönüşüm çağının gerektirdiği becerilere sahip, yeni iş modellerine uyum sağlayabilecek insan kaynağı beklentisi çok belirgin. Yani finansman kadar, bu dönüşümü yönetecek insan kaynağı da kritik hale gelmiş durumda.
Kabul edelim “yapay zekâ ve teknoloji okuryazarlığı” artık iş hayatında zorunlu bir kriter durumunda. Bazı sektörlerde işlerin dönüşeceğini yeni pozisyonlar ve uzmanlık alanları açılacağını öngörüyoruz. Günümüzde iş arayanlardan yapay zeka araçlarını etkin kullanabilmeleri bekleniyor. Sosyal beceriler ile birlikte öğrenmeye açık olunması, işe alımda önemli olacak yani liderlik olsun, kültür ve uyum becerisi olsun çalışanlar bu becerilerini de geliştirmeli. Toparlarsam küresel anlamda çalışma hayatı, 2026’da teknolojinin yanı sıra kültürel ve insan odaklı bir rekabete doğru da evrilecek. Buna hazırlıklı olunmalı.
Önümüzdeki dönemde özellikle adım atılması gereken noktalar, yapısal reform gerektiren alanlar nelerdir?
SEDEFED çatısı altında her ay farklı sektörlerden temsilcilerle bir araya geliyor; sahadan gelen sorunları, beklentileri ve çözüm yollarını doğrudan konuşuyoruz. Bu temasların neticesinde ortak görüşler: sürdürülebilir kalkınma kadar ekonomide hızlı bir rahatlama için bazı yapısal adımların ertelenemez olduğu yönünde. Öncelikli başlıklardan biri, yatırım ortamına duyulan güvenin yeniden güçlendirilmesi. Yabancı sermayeyi çekebilmek için fiyat istikrarının sağlanması, kur oynaklığının azaltılması ve öngörülebilir bir ekonomik zeminin oluşturulması kritik. Yatırımın ve istihdamın artması ancak yatırımcı dostunun olmasıyla, tutarlı ve uzun vadeli bir iş ortamıyla mümkün.
Bunun yanında tarım, teknoloji ve sanayi gibi stratejik sektörlerde uzun soluklu bakış açısına sahip teşvik politikalarına ihtiyaç duyuluyor. Dış yatırımları desteklemek için uluslararası ticaret anlaşmalarının güçlendirilmesi, gümrük süreçlerinin güncel ihtiyaçlara uygun şekilde modernize edilmesi de önemli bir alan olarak öne çıkıyor.
Özellikle yeşil dönüşüm, dijital dönüşüm yatırımları ve ihracat odaklı sektörlerin daha güçlü teşvik mekanizmalarıyla desteklenmesi gerektiğini her fırsatta vurguluyoruz. Aynı zamanda iş dünyasının giderek derinleşen yetenek açığını kapatmak için, insan kaynağının geleceğin gerektirdiği becerilerle donatılmasını teşvik eden politikalara ihtiyaç var.
Nüfusun büyük şehirlerde yoğunlaşmasını dengelemek ve Anadolu’da kalıcı istihdam alanları yaratmak için bölgesel kalkınma programlarının güçlendirilmesi de büyük önem taşıyor. Bu adımların bir arada ve tutarlı şekilde hayata geçirilmesi, Türkiye’nin rekabet gücünü artıracak en temel kaldıraçlardan biri olacaktır.
Dijital dönüşüm ve işlerin geleceği açısından Türkiye’yi nerede görüyorsunuz?
Türkiye çok hızlı adapte olabilen bir ülke. Ancak hız kadar yön de önemli. Dijital dönüşümü yalnızca teknoloji yatırımı olarak değil, iş yapma biçimlerinin ve yetkinliklerin dönüşümü olarak ele almalıyız. Geleceğin işleri; eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcılık ve etik bakış açısını merkeze alıyor. Bu alanlarda güçlü olan ülkeler rekabette öne çıkacak.
40 yıla yakın süredir kadın hareketi içinde olan bir isimsiniz. Son olarak, rekabetin kadınlar ve erkekler arasında adil olması için neler yapılmalı sizce?
Rekabetin kadınlar ve erkekler arasında gerçekten adil olabilmesi için, önce başlangıç çizgisinin eşitlenmesi gerekiyor. Bugün iş dünyasında “eşit rekabet”ten söz edebilmek için, kadınların karşı karşıya kaldığı yapısal dezavantajları iyi analiz etmemiz şart. Bu nedenle eşitlik sağlanana kadar, liyakat esasını koruyarak pozitif ayrımcılık ve kota uygulamalarının ben geçici ama gerekli araçlar olduğuna inanıyorum. Adil rekabet, yalnızca etik bir mesele değil; aynı zamanda iş dünyasının uzun vadeli sürdürülebilirliği için de kritik bir unsur.
Kadınların iş hayatında erkeklerle eşit koşullarda yer almasının önündeki en büyük engellerden biri, yıllar içinde yerleşmiş yapısal sorunlar. Ücret eşitsizlikleri, terfi süreçlerinde karşılaşılan görünmez engeller, bakım sorumluluklarının ağırlıklı olarak kadınların sorumluluğunda olması ve doğum sonrası iş yaşamına ara vermesi nedeniyle kopuşa neden olan uygulamalar bu tabloyu besliyor. Bu alanlarda somut ve bağlayıcı düzenlemeler yapılmadan gerçek bir eşitlikten söz etmek mümkün değil.
Bununla birlikte, kadınların işgücüne katılımını ve işte kalıcılığını destekleyecek çalışma modellerinin yaygınlaşması büyük önem taşıyor. Esnek ve uzaktan çalışma imkanları, iş yerlerinde süt odaları, erişilebilir ve uygun maliyetli çocuk bakım hizmetleri gibi destekler, kadınların kariyerlerini sürdürülebilir kılmak açısından belirleyici rol oynuyor.
Girişimcilik tarafında ise kadınlara özel teşviklerin, finansmana erişim olanaklarının ve yeni pazarlara açılmayı kolaylaştıracak desteklerin artırılması gerekiyor. Mentorluk programları da kadın girişimcilerin daha güçlü, daha rekabetçi ve daha görünür şekilde iş dünyasında yer almalarına önemli katkı sağlıyor. Bu adımların bütüncül biçimde hayata geçirilmesi, yalnızca kadınlar için değil, iş dünyasının tamamı için daha adil ve daha dayanıklı bir yapı oluşturacaktır.
