Anasayfa “Çin Globalleşme Yolunda Yalnız Yürümek İstemiyor”
17 Ocak 2020

“Çin Globalleşme Yolunda Yalnız Yürümek İstemiyor”

Çin’in kalkınmasına birebir tanıklık etmiş girişimci ve konuşmacı Pascal Coppens küresel liderliğe oynayan Çin’in üretimde önce kaliteyi iyileştirmek ve sonra inovasyona yönelmek suretiyle bugüne geldiğini anlatıyor.

Dünya artık bir Çin gerçeği var. Yaklaşık 40 yıl önce kapitalizme geçiş serüvenini dünyanın üretim üssü olarak başlatan ve düşük kaliteli, ucuz ve taklit ürünleri tanımlamak için kullanılan “Çin malı”ndan bugüne baş döndürücü bir hızda yol kat etmiş bir ülkeden söz ediyoruz. Çin artık güçlü bir ekonomi olmanın ötesinde, Batı’yı geride bırakmış, teknolojisi, yenilikçiliği, finansal ve rekabet gücüyle süper güç ABD’nin koltuğuna oynayan bir lider ülke. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin’e karşı başlattığı ve şimdilik halledilmiş gözüken ticaret savaşının kökeninde bu üstünlüğü kaybetme endişesi yatıyor. Çin’in yeni “Tek Yol Tek Kuşak” Projesi ise sadece ekonomik olarak değil jeopolitik olarak da ülkeyi liderliğe taşıyacak olan dev bir adım. Aslında Çin’in liberal ekonomideki yolculuğu yıllar önce başlamış olsa da, teknoloji ve inovasyonda zirveye çıkışı son dört, beş yılla açıklanabilecek olan bir durum. Peki bunu nasıl başardı? 4-5 Aralık tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Perakende Günleri kapsamında bir konuşma yapan Belçikalı Pascal Coppens, Çin’in sıfırdan liderliğe uzanan yolculuğuna, 20 yıl bu ülkede yaşayıp mühendis olarak çalıştığı dönemde birebir tanıklık etmiş bir isim. Konuyla ilgili “China’s New Normal” adlı bir kitabı da bulunan Pascal Coppens, konuşmacı olarak geldiği İstanbul’da (ilk defa geldiğini ama son olmayacağını söylüyor) Fortune Türkiye’nin sorularını yanıtlayarak, Çin’in inovasyon ve teknolojideki baş döndürücü gelişmesinin özelliklerinden ve bu ilerlemenin temelini oluşturan eğitim kültüründen söz etti.

Pascal Coppens Çin ve Silikon Vadisi’nde 20 yılı aşkın bir deneyime sahip olan Pascal Coppens Brüksel’de Solvay Business School’dan mühendislik derecesi aldıktan sonra uzun bir süre Çin’de Alcatel’de çalıştı. Ülkede yaşadığı sürede yüzlerce Çinli yenilikçi girişimciyle işbirliği yaptı ve zaman zaman rakip de oldu. Ülkede premium markalar için ilk offline dijital topluluk platformu olan Letsface’i kurdu. Çin’in iş dünyası ve teknolojisiyle ilgili çarpıcı bilgiler veren “China’s New Normal” adlı bir kitap yazdı. Kendisi halihazırda Belçika’da yaşıyor ve belli başlı konferanslara konuşmacı olarak katılıyor; aynı zamanda şirketleri inovasyonu görmeleri için Çin’e götürüyor.

Türkiye’ye hoş geldiniz öncelikle. Kendinizi sinolog ve girişimci olarak tanımlıyorsunuz. Neler yaptığınızdan biraz daha ayrıntılı söz edebilir misiniz? Uzmanlık alanınız nedir?

Konferans konuşmacısı olmadan önce girişimciydim. Çin’de 20 yıl yaşadım; ilk işim de Alcatel’teydi. Burada birkaç yıl çalıştım. Daha sonra küçük şirketlerle çalışan girişimci oldum ve ardından kendi işimi kurdum. Çin’de 1996 ila 2016 yılları arası 20 yıl yaşadım. Üç yıl önce Belçika’ya taşındım ama Çin’i düzenli olarak ziyaret etmeye devam ediyorum. Çünkü konuşma dışında şirketleri inovasyonu görmeleri için Çin’e götürüyorum. Her ay birkaç günümü orada geçiriyorum.

Bir tür danışmanlık diyebilir miyiz yaptığınız iş için?

Biz buna inovasyon turları diyoruz. Alibaba’ya, Tencent’e götürüyoruz. Çinli yöneticiler inovasyonları hakkında konuşuyorlar. Buna pek danışmanlık diyemeyiz çünkü çözüm değil esinlenme sunuyoruz.

Sanırım Çin’le ilgili bir kitabınız da var. Biraz bundan bahseder misiniz?

Evet. “China’s New Normal” diye geçen sene Felemenkçe dilinde yayımlanan bir kitap yazdım. Bütün endüstri kollarında Çin’in inovasyonu nasıl değiştirdiğini ve Çin’in nasıl her bir endüstride inovasyon liderine dönüştüğünü anlatıyor. Kitabın amacı okurlara daha önce görmedikleri Çin’i tanıtmak.

Çin önce dünyanın ucuz üretim üssü olarak başladı ve sonra global bir ekonomik güce dönüştü. Bu yolculuğun kilometre taşlarından söz edebilir misiniz?

Bu süreç 40 yıl öncesine dayanıyor. 80’lerde ve 90’lerde bütün yabancı şirketler dünyanın geri kalanına üretim yapmak için Çin’e geldi. Çünkü Çin o dönem ucuz fabrikaydı. Bu ilk dönüm noktası oldu. Çinliler bu üretim sürecinden çok şey öğrendiler ancak bu üretim sürecini kendi yerli pazarlarına uygulayamadıkları için sınırlandıklarını hissettiler çünkü bütün bu büyük şirketler, IBM, Philips, Hitachi vs. bir ürünü bütün dünya için üretiyorlardı. 1990’larda pek çok akıllı insan ise sırf Çin pazarı için bir şeyler yapmak istedi. Ve işte 90’larda yerli pazara yönelik bir şeyler üretme arayışlarıyla ilk aşama başladı. Böylece her endüstride taklit ürünler yaptılar. Yerli pazar için kopyalarını geliştirdiler. Daha sonra ikinci evrede, yani bu yüzyılın başından 2008’e kadar diyelim, pek çok şirket internet kullanımına geçti ve tüketiciler de daha çok para kazanmaya başladılar. Bunun üzerine bu ucuz ürünlerin daha iyi olmasını istediler. İkinci aşamada Çinli şirketler arasındaki rekabet daha da kızıştı. Çünkü daha çok parası olan tüketici artık pazarda daha iyi ürünler görmek istiyordu. Bu henüz inovasyon değildi ama daha kaliteli üretime geçişti. Son 10 yılda, 2008’den itibaren Çinli şirketler kalitede yabancı şirketlerle yarışmak istediler ve bundan dolayı da inovasyona gerek duydular. Yani 2008’de başladılar ama aslında beş, altı yıl önce her şey hızlandı. Nedeni ise devlet desteği; inovasyon olmadan rekabet edilemezdi. Son beş, altı yılda başka bir yönelim ortaya çıktı. Artık yalnızca kaliteyi iyileştirmek değil yaratmak da gündemdeydi. Buna örnek olarak Huawei’yi, Lenovo’yu verebiliriz. Yine beş, altı yıl önce Alibaba gibi başka başarılı şirketler de ortaya çıktı. On yıl önce bunlardan söz edilemezdi. Kopyadan daha iyi kaliteye ve oradan inovasyona uzandılar. Bunların tümü son on yılda oldu.

Çin’in geçmişinden, bugününden söz ettik, peki geleceği için ne diyebiliriz? Örneğin on yıl sonra Çin’i nerede görüyorsunuz?

Bu kapsamlı bir soru. Bu hükümetten teknolojiye, inovasyona kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Teknoloji ve inovasyondan söz edecek olursak, bu alanlarda Çin artık daha bağımsız olmaya yöneliyor. Bunun nedeni, dünyanın geri kalanı için çalışmak istememeleri değil; dünyanın geri kalanının kendileri için çalışmamasından korkuyorlar. Nitekim Trump’ın Çin’le ticareti bloke etmeye çalışması buna bir örnek. Çinliler “eğer dünyanın geri kalanından bağımsız olursak dünyanın geri kalanı bizim de kendileri gibi dünyada söz sahibi olmak istediğimizi anlayacak” diye düşünüyor. Bu büyük bir değişim. Çin halen daha önce yapmadığı inovasyona milyar dolarlar harcıyor. Mikro elektronik buna iyi bir örnek. On yıl içinde Çin inovasyonda dünyanın geri kalanıyla aynı derecede ve hatta belki de daha iyi olacak.

Çin’deki inovasyon kültürüyle Batı’daki inovasyon kültürünü karşılaştıracak olursak, neler söyleyebilirsiniz?

Silikon Vadisi’ni Çin’le karşılaştıracak olursak, Silikon Vadisi’ndeki insanlar tek/biricik olmaya çalışıyor. Herkesin pazarda dikkati kendilerine yönelteceği bir standart yaratmak peşindeler. Tıpta, telekomda, internette hep bu bakış açısı geçerli… Benzersiz bir şey yaratmak ve bunu yarattıktan sonra da tüm dünyaya ölçeklendirmek istiyorlar. Bu genel olarak Amerikan zihniyeti… Amerika teknolojik olarak biricik, benzersiz bir şey yaratmakta iyi. Bunu global olarak da ölçeklendiriyor. Çin ise benzersiz olmaktan çok ayakta kalmaya devam edebilmeyi önemsiyor. Bir pazar fırsatı, yaratma fırsatı ortaya çıktığında Çin’de müthiş bir rekabet başlıyor. Burada insanlar inovasyondan önce ayakta kalabilmekle ilgililer. Çünkü bir şey inşa etmek çok zaman alır. Bir şey yapmaya başladığınızda da on rakip ortaya çıkacak
tır. Çin’de ABD’den daha çok girişimci var; ben her zaman Çinlilerin yüzde 90’ı girişimci derim. ABD yakın zamana kadar girişimcilikle anılırdı; keza Avrupa da öyle… Ancak bunu kaybettik çünkü sanırım bir konfor alanına ulaştık. Oysa Çin’in gidecek yolu var. Herkes daha iyi bir hayat kurmanın peşinde. İnsanlar risk alıyor çünkü bu şekilde daha iyi bir hayata kavuşabileceklerinin inancındalar. 200 yıl önce insanlar daha iyi bir gelecek kurmak için Avrupa’dan Amerika’ya gittiler. Hepsi girişimciydi. Çin’de ise bu son 40 yılda gerçekleşti. İnsanlar şehirlere gittiler ve girişimci olmayı denediler. Ancak 20 yıl sonra Çin’de de aynı şey olacak bir konfor alanı oluşacak. Ama Çin halihazırda çok rekabetçi bir ülke.

Çin’de girişimciler inovatif olmadan önce nasıl büyük olabilecekleri hakkında düşünüyorlar. Bazı inovasyonlar büyük bir markaya sahip oluncaya kadar yavaş yavaş ilerliyor ve büyük bir marka olduktan sonra da inovasyona odaklanıyorsunuz çünkü aksi takdirde müşterilerinizi elinizde tutamazsınız. Yani Çinliler tek ve biricik olmayı değil daha rekabetçi ve daha yenilikçi olmayı önemsiyor. Bir numara olduktan sonra da yenilikçi olmaya başlıyorlar. Buna örnek olarak Alibaba’yı verebiliriz. Diğer fark ise şu: Batılı şirketler daha global olmaya bakarken, Çinli şirketlerin çoğu Çin pazarına odaklanıyor. Aynı dili konuştuğun, kültürünü bildiğin pazara odaklanmak daha kolay. Amerika’nın da büyük bir yerli pazarı var. Ama Çin’in nüfusu dört kat daha büyük.

Ekonomik bir güç olmak biraz da marka yaratmakla ilgili. Çin’in marka yaratma performansı hakkında neler söyleyebilirsiniz? Marka yaratmaktan çok marka tanınırlığı konusunda biraz geride olduklarını söyleyebilir miyiz?

Evet, çünkü ilk olarak Çin pazarına odaklandılar. Çin pazarında tanınırlığı yüksek pek çok marka var. Çok sayıda şirket Çin ve Asya pazarında biliniyor. Ama Batılı markalarla Çinli markalar arasındaki fark konusunda şunu diyebilirim: Çinli markalar ünlü ancak henüz tüketiciyle o duygusal bağı yaratabilmiş değiller. İnsanlar Batı’da bir araba, saat markasına duygusal olarak bağlanabilirler. Ama Çin’de bunu bulamazsınız. Çin’de ancak iki, üç yıl önce markaya bağlılık başladı.

“Tek Kuşak Tek Yol” inisiyatifine gelecek olursak bunun yalnızca jeopolitiği, lojistiği değil inovatif kültürü de etkileyeceğini söyleyebilir miyiz?

Sanırım Batı için en büyük risk şu: Çin dünyada pek çok ülkeye kendilerini geliştirmeleri için yardım ediyor. Yollar yapıyor, teknolojik altyapıyı kuruyor, ucuz mobil telefon satıyor. Altyapıya kavuşan ülkeler böylece Çin’le ticari ilişkiye de girebiliyor. Hükümet biraz fazla kredi veriyor, borç artıyor ama girişimcilik de bu şekilde destekleniyor. Halen Afrika ila Çin arasında ciddi bir işbirliği var. İnovasyon Afrika’ya Çin’in kaynaklarıyla geliyor. Bu yazılım, donanım ya da tedarik zinciri gibi çeşitli şekillerde olabiliyor. Dünya bu şekilde değişiyor, buralarda yeni bir konsept yaratıyor ve ben daha çok Batı için kaygılıyım. Çin 6 milyar insan için daha iyi ve ileri bir ortam yaratmaya çalışıyor. Bu da insanların doğrudan Batı’yla rekabet edebilecekleri bir yapının ortaya konmasını sağlıyor.

İnovasyon dediğimizde akla eğitim geliyor. Çin’in eğitim sistemi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Çin’in eğitim sistemi hâlâ geleneksel ama aslında eğitimin başka konuşmadığımız bir yönü var. Çinli ailelerin çoğu tek çocuklu olduğundan (gerçi bu politika 2016’da kaldırıldı ama hâlâ pek çok aile tek çocuklu), bu aileler çocuklarına en iyi olanakları sunmak için çok özveride bulundular ve bu olanakların çoğu da okulda değildi çünkü okulda geleneksel bir eğitim söz konusu… Okul dışında çocukların gelişimi için pek çok aktivite yaratıldı. Bu iş dünyası için bir ihtiyaçtı. Şirketler okul dışı çözümler arayan ailelere hizmetler sundular. Böylece okul sonrası dans eğitimi, kreatif eğitim vb. çeşitli aktiviteler yaratıldı. Son beş yılda çocukların çoğu İngilizce, STEM vs’yi okul dışında öğrendi. Yapay zeka, robotlar kullanıldı. Kısacası tüm yenilikçi fikirler bu okul sonrası eğitimde öğrenildi. Bir sonraki adımda ise okullar bu durumu gördü ve şimdi aynı teknoloji okullara giriyor. Şanghay’da, Pekin’de iyi eğitim veren özel okullara bakıldığında, dokuz yaşındaki çocuk büyük veri programlama dili öğreniyor. Benim kızım dokuz yaşında Şanghay’da okula giderken erken MBA öğreniyordu. Bu bir okul sonrası cumartesi günleri verilen eğitimdi. Çocuklar bütün gün sınıfta sahnede yüzlerce kişinin karşısında nasıl sunum yapacaklarını öğreniyorlardı. Bunlar üstelik beş, altı yaşlarında… Bu yaşlarda yunuslardan, balinalardan söz ediyorlar. Bunu da Powerpoint’le yapıyorlar. Ağzım açık kalmıştı… Çin teknolojiye bizden çok daha fazla önem atfediyor. STEM çok önemli Çin’de… Çin’de politikacıların, bakanların çoğu mühendis. Avrupa’da ise hukukçu, sosyal bilimler kökenli… Bizler (Batılılar) tartışıyoruz, onlar ise olgulara bakıyor. Düşünce yapısı çok farklı. Hükümet hep teknolojiyi destekledi. Pazarlamaya çok fazla vurgu yapılmadı.

Türkiye Çin’den neler öğrenebilir?

Türkiye hakkında uzmanlığım yok ancak Türkiye büyük bir ülke, çok nüfusu var. Hükümetin de Çin’de olduğu gibi, işleri değiştirme kapasitesi var. İpek Yolu dolayısıyla da doğal bir bağlantı söz konusu. Bunlar pozitif yanlar. Türkiye Asya ve Avrupa’ya açılan kapı ve Çin de bununla ilgilenecektir. Bana göre Çin’den hep çok şey öğrenebiliyoruz ama bence asıl önemli olan, Çin’in ne istediğini bilmemiz. Ve Çin şimdi global bir marka olmak istiyor. Oysa beş yıl önce böyle bir gündemi yoktu. Türkiye’de Çin’le çalışıp marka yaratmak isteyen bence çok büyük bir fırsat yakalamış olur. Bu hem marka hem de ülke için büyük bir fırsat. Batı Avrupa Çin’e yardımcı olmakta istekli olmadı. Çinliler global olmak istiyorlar ama bunu yalnız yapmak istemiyorlar. Onların eko sisteminden, ölçeğinden çok şey öğrenebiliriz.

İlginizi Çekebilir

ABD-Çin Geriliminde Yeni Gündem: ‘Güney Çin Denizi’

Trump yönetimi Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki yayılmacı iddialarını reddederek,…