Anasayfa Bir hamburgeri üretmek için ne kadar su gerekli?
14 Temmuz 2014

Bir hamburgeri üretmek için ne kadar su gerekli?

Sadece bir hamburger üretmek için harcanan su miktarı ise dudak uçurtuyor…İşte araştırmanın çarpıcı sonucu...

Hollanda’da kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Water Footprint Network’ün verilerine göre 225 gramlık bir hamburgerin üretimi için 3 bin 668 litre su gerekiyor. Bir dilim peynir (90 litre), buğday unundan sandviç ekmeği (71 litre), domates ve marul (7 litre) ve 226 gramlık bir köfte için sığıra verilecek samanın üretimi için 3 bin 500 litre su harcanıyor. Hepsinin toplamı 3.668 litre ediyor.

Sarah Woolf’un California, Cantua Creek’teki 4 bin 800 dönümlük çiftliği, eyaletin ortasında 643 kilometreyi aşkın dar bir şerit şeklinde uzanan, yaklaşık Batı Virginia kadar bir alanı kaplayan Central Valley’de yer alıyor. Kuzeyinde Cascade Range, güneyinde Tehachapi ve doğusunda da Sierra Nevada tarafından çevrelenen vadi uzun süre ülkedeki en verimli çiftlik arazilerinden biri oldu. ABD Jeolojik Araştırması’na göre, Amerika’nın çiftlik arazilerinin yüzde 1’inden daha azına sahip olsa da, ülkenin yiyecek ihtiyacının dörtte birini sağlıyor. Son üç yılda ise burası, insanların belleğine şimdiye kadar görülen en kötü kuraklığın yaşandığı bölge olarak yerleşti. Ocak ayında, California’nın nehir ve su rezerv düzeyleri rekor (ya da rekora yakın) derecede azalırken, Vali Jerry Brown acil durum ilan etti. Kuraklık mart ayında o kadar kötü bir noktaya ulaştı ki, suyu Sierra’dan vadiye ulaştıran sistemleri işleten hem eyalet yöneticileri hem de federal yönetimler çiftçilere su vermeyi durdu. Bu da pek çok çiftçiyi iki sevimsiz seçenekle karşı karşıya bıraktı: Ya suyu spot piyasadan normal fiyatın dört katı üzerinde bir paraya satın almak ya da ekim dikimde keskin bir azaltmaya gitmek.

Üçüncü kuşak çiftçi Woolf, Heinz, P&G ve gıda endüstrisindeki diğer büyük firmaların hazırladığı ketçap, salça gibi ürünlere dönüşen domates, soğan ve sarımsak yetiştiriyor. Woolf’un seçimi arazinin yalnızca yarısını ekmek olmuş. “Müşteriler bizim ürünlerimizden istiyor” diyor; “Ama suyumuz olmadığı için tedarik edemiyoruz.” Yetkililer Central Valley’de son derece verimli 202 bin hektar toprağın bu yıl büyük bir olasılıkla boş bırakılacağını söylüyor. Hektarlarca meyve ve ceviz ağacı susuzluktan ölecek. Arz ve talep yasalarına göre de, gıda fiyatları şimdiden arttı.

Woolf’un çiftliğinden çıkıp da I-5 otoyolundan dört saat güneye doğru araba sürdüğünüzde, toprağın nasıl kuraklıktan kavrulduğunu daha iyi göreceksiniz. San Diego bin 200 yılın en kötü kuraklığıyla karşı karşıya ve halen suyunun yüzde 90’ını ithal ediyor. Aynı şekilde, Teksas’ın neredeyse bütünü çalılıklardan bile daha kurak durumda. Nisan ayında, eyalete bağlı 250 ilçenin 240’ı felaket bölgesi ilan edildi. ABD Tarım Bakanlığı’nın belirttiği gibi, “olağanüstü kuraklık” nedeniyle, Dallas’ın kuzeybatısında 100 bini aşkın nüfusun yaşadığı bir şehir olan Wichita Falls’ta insanlar yakında arıtılmış kanalizasyon suyuyla banyo yapmak ve dişlerini fırçalamak zorunda kalacak. Oklahoma, Kansas, Colorado, Nevada ve New Mexico’nun büyük tarım arazilerinde su kıtlığı söz konusu.
Herhangi bir fizikçinin de size söyleyeceği gibi, su dünyadan yok olmuyor. Buzul, bulut buharı, tuzlu deniz suyu ya da alınteri olarak değişik biçimlerde var oluyor. Hangi biçimde olursa olsun, bir alanı terk eden su -buharlaşma, yağmur, tüketim ya da yer altına akma-kaçınılmaz olarak bir başka yerde ortaya çıkıyor. California’daki kuraklık bu yıl, tarihinin en nemli kışını yaşayan İngiltere’yi yerle bir eden kasırgaların meydana geldiği aynı gezegende yaşanıyor.

Ancak şu bir gerçek ki, su kıtlığı gerçek bir sorun… ciddi… ve küresel. BM İklim Değişikliğiyle İlgili Hükümetlerarası Panel’e göre,1970’lerden beri tüm dünyada kuraklık periyodları daha da uzadı ve şiddetli hale geldi. Bunun nedenleri arasında çevre kirliliği, aşırı tüketim ve nüfus artışı sıralanırken, hem sağ hem de sol siyasetin çok fazla tartışamayacağı bir gerçek var: Su konusunda somut, yeni büyüyen ve sınırları aşan bir kriz söz konusu.

Bu aslında yeni bir şey değil. Sivil toplum örgütleri, jeologlar ve iklimle ilgilenen bilim adamları bir süredir temiz su kaynaklarının azalmaya başladığına dair uyarıda bulunuyorlar. Günümüzde asıl çarpıcı olan, gittikçe daha fazla sayıda takım elbiselinin bu konuda alarm zillerini çalması. SAB Miller’da su riskleri ve ortaklıklar konusunda kıdemli yönetici olan David Grant (bu arada, Miller’in su riskleri konusunda kıdemli yöneticiye sahip olması bile kendi başına anlamlı) Fortune’a yaptığı açıklamada, “Şimdi su konusu yönetim kurulu düzeyinde tartışılıyor” diyor. PepsiCo CEO’su Indra Nooyi, dünyadaki su krizinin çağımızın en zorlayıcı sorunlarından biri olduğunu düşünüyor.

Coca-Cola’dan Campbell Soup’a şirketlerin yıllık raporlarını okuduğunuzda, faaliyetlere yönelik olası tehlikeler arasında suyla ilgili endişelerin sıralandığını göreceksiniz. Coca-Cola, “su kıtlığını”, bazı ürünlerine olan talebi azaltabilecek “obezite endişesi”nin hemen arkasında sıralıyor. Belli başlı meşrubat şirketleri, kalkınma bankaları ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki pek çok hükümet ajansıyla özel-kamusal işbirliğinden meydana gelen 2030 Su Kaynağı Grubu’nun başında olan Nestlé Yönetim Kurulu Başkanı Peter Brabeck-Letmathe dünya üzerindeki su sorunlarını ele alan kişisel bir blog da oluşturdu.
Kuşkusuz, yukarıdaki tüm kurumların bu konuda belli bir çıkarı var. Nestlé satış bakımından dünyanın en büyük gıda şirketi ve ABD’de, Poland Spring ve Perrier gibi markalarla şişelenmiş su pazarına hakim bir satıcı. Miller her yıl değeri 34 milyar doların üzerinde Miller, Coors Light, Peroni ve daha 200 kadar bira markasının satışını gerçekleştiriyor. Peki ya Coca-Cola ve Pepsi? Tabii onların da, ürünlerini kristal kadar berrak kılabilmek için yeterince temiz, tatlı suya ihtiyaçları var.

Öte yandan, çip üreticisinden et ambalajlamaya, hidrolik kırmaya kadar, sayısız başka endüstrinin de bol suya gereksinimi var. Örneğin, Teksas’ta uzun süren kuraklık sonucu ABD’de geçen yıl büyükbaş hayvan sürüsündeki sığır sayısı son 60 yılın en düşük değerine gerilediğinden, Cargill Plainview’daki sığır eti işleme tesisini kapatmak zorunda kaldı. Kuruyan otlaklar buğday verimini düşürürken, yem fiyatlarını artırdı; bu da küçükbaş hayvanların etinin yanı sıra sığır etinin fiyatının da rekor düzeyde artmasına yol açtı.

Goldman Sachs Kıdemli Yatırım Stratejisti Abby Joseph Cohen Fortune’a yaptığı açıklamada, “Suyun meşrubat ya da kimyasallar için ne kadar önemli olduğunu biliyorduk” diyor; “Ama daha ne kadar başka sektör işgücü ve üretimde ya da faaliyet gösterdiği sağlıklı ortamı sürdürebilmek için suya bağlı?”
Bu soruya “hepsi” şeklinde bir yanıt verilebilir. İşte bu nedenle, iş dünyası liderleri, ekonomistler ve düşünce kuruluşlarından oluşan gruplar suyu gömülü bir hazine olarak yeniden sınıflandırıyorlar ve “mavi altın” diye tanımlıyorlar. Citigroup’un baş ekonomisti Willem Buiter bugünlerde pek çoklarının aklından geçenleri özetliyor: “Bana göre, su bir varlık olarak nihayetinde tek, en önemli fiziksel metaya dönüşerek petrol, bakır, tarımsal emtia ve değerli metalleri geçecek.”

Hem eğerli hem ucuz
Ve bu da bir sonraki soruyu son derece önemli kılıyor: Su bu kadar inanılmaz değerliyse, niçin bu kadar ucuz? Hollanda’da kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Water Footprint Network’ün verilerine ve Fortune’un analizine dayanarak, 225 gramlık bir hamburgerin üretimi için 3 bin 668 litre su gerekiyor. Bir dilim peynir (90 litre), buğday unundan sandviç ekmeği (71 litre), domates ve marul (7 litre kadar) bu toplamın görece ufak bir parçasını oluşturuyor. Öte yandan, 226 gramlık bir köfte için sığıra verilecek samanın üretimi için gereken su da eklendiğinde ortalama 3 bin 500 litre su gerekiyor.
Eğer bu suyun tümü bir şekilde Atlanta’daki bir ev musluğundan geliyor olsaydı, bu cheeseburger’i elde etmenin maliyeti 23 dolar civarında olacaktı. Atlanta’da evlerde kullanılan suyun metreküp fiyatı 6,30 dolar. New York’ta fiyat bunun yaklaşık yarısı (metrekübü 3,27 dolar). Chicago’da (1,46 dolar) ve Miami’de (1,15 dolar) görüldüğü gibi çok daha düşük.

Ancak dünyada kullanılan suyun büyük bir bölümü mutfak ya da banyo musluğundan gelmiyor. Bunun yüzde 70’i zirai üretimde kullanılıyor ve büyük bir bölümü de bedava ya da bedavaya yakın (yağmur, kaynak suları ve hükümet ajansları tarafından sağlanıyor). Çiftçiler spot piyasadan su satın almak zorunda kaldıklarında, belediyenin sağladığı musluk suyundan çok daha ucuza alabiliyorlar. Böylece, kuraklık, zirai salgın hastalıklar gibi olumsuzluklar olmadığı sürece, çiftçiler bu cheeseburger’in bileşenlerini çok düşük maliyetli suyla üretebiliyorlar.

Mütevazı bir gelirle aile geçindirmeye çalışıyorsanız bu iyi bir şey. Ancak pek çok iş sahibi, ekonomist ve akademisyen, su o kadar ucuz ki bunu saklamak ya da korumak için herhangi bir teşviğe gerek olmadığını düşünüyor. 1881 yılından beri su konusunu araştıran Denver merkezli grup American Water Works Association’a göre, suyun ABD’deki fiyatı -tarım, sanayi ve evlerde kullanımı ortalama olarak hesaplandığında- bir galonu (1 galon = 3,7 litre) neredeyse bir sentin binde biri kadar komik denecek bir fiyat.

Bu tablo karşısında, su kıtlığına verilecek yanıtın basit olduğu düşünülebilir: Suyun fiyatını değerine yakın bir orana yaklaştırın. Görünmez bir elin bu işi yapmasını bekleyin; su fiyatlarının arttığını, talebin düştüğünü ve bu değerli kaynağın kurtulduğunu göreceksiniz. Argümana göre, eğer suyun fiyatı gerçek değerini yansıtıyor olsaydı, yatırımcılar tuzlu suyu arındırmadan atık suyun dönüşümüne, belediyenin döşediği su sızdıran boruların onarımına kadar bir dizi projeye para akıtacaklardı. Bu da, dünya nüfusunun artmasına paralel olarak tatlı su arzının da artmasını sağlayacaktı.
Suyu bir petrol ya da altın gibi meta olarak görmek ilk bakışta rahatsız edici olabilir. Pek çokları temiz suya erişimin bir insan hakkı olması gerektiğini söylüyor; nitekim BM de 2010 yılında bu görüşü onaylayan bir kararnameyi kabul etti. Öte yandan, piyasa güçlerinin hakim olması yeterince temiz ve içilebilir suyu zaten zar zor bulabilen milyarlarca insanı daha da sıkıntıya sokabilir.
Gelişmiş ülkelerde, yerel siyasetçiler, seçmenlerin su faturalarına zam yapma konusunda tereddüt yaşıyorlar. Böyle bir girişimde bulunmaları halinde, aile işletmesi olan çiftliklerin faaliyetlerinin duracağı, gıda ve aynı zamanda mikroçip kullanan her cihaz için son ürün fiyatlarının kısacası üretimleri için devasa miktarda temiz su kullanımı gerektiren her şeyin maliyetinin artacağını düşünüyorlar. Bu her halükarda karşı bir argüman.

Bedava olmalı
Öte yandan, su fiyatının artırılması görüşünü destekleyenler ise hem insanların hem de Adam Smith’in tezinin korunabileceğini ileri sürüyor: Belli miktarda, herkese bedava suyu (ya da hemen hemen bedavaya yakın) ayır ve geri kalanı için serbest piyasa kurallarını uygula. Nestlé Yönetim Kurulu Başkanı Brabeck-Letmathe bloğunda “İçme, yemek pişirme ve hijyen gibi yaşamın temeli olan unsurlar için gereken su, bunun için para ödeyemeyecek bir insana ücretsiz sunulmalıdır” diye yazıyor. Ancak “Bunun da sınırı olmalıdır” diye devam ediyor. “Örneğin, özel kullanıma ait havuzu doldurmak ya da araba yıkamak için kullanılan su bedava bir kamu malı değildir. Tersine, en azından altyapının bütün maliyetini kapsayan normal, ticari bir meta olmalı.”

Kuşkusuz, bu radikal bir tavır. Asıl soru, dünyada su sorununun radikal bir çözüme ihtiyaç duyup duymayacak kadar ciddi bir seviyede olup olmadığıyla ilgili olmalı. Çin’e bakıldığında, sorunun ciddi olduğu söylenebilir. Ülke dünya nüfusunun yüzde 19’una, ancak tatlı su kaynaklarının yalnızca yüzde 7’sine sahip. Kuzeydoğu kıyısında 7,5 milyon nüfuslu bir kent olan Tianjin’de halihazırda kişi başına düşen su miktarı Suudi Arabistan’dakinden daha az.

Nehirler sinek gibi ölüyor
Öte yandan, ülkedeki nehirler sinek gibi ölüyor. 1950’lerde, ülkede 50 bin nehir vardı. O zamandan beri, endüstri ve tarım o kadar çok su çekti ki, bu nehirlerden yalnızca 23 bini kaldı ve bunların çoğunun suyu da içilebilir durumda değil. Birkaç yıl önce, Çinli bir hükümet ajansı olan Yellow River Conservancy Commission bu devasa, 12 bin 875 kilometrelik sistemde suyun üçte birinin tarımsal kullanım için bile çok kirli olduğu kararına vardı.

Böylece, Çin suyu fiyatlandırma konusunda devasa bir adım attı. Ocak ayı başında, hükümet yıl sonuna kadar zengin kesimin tükettiği su için daha fazla para ödeyeceği kapsamlı bir program açıklayacağını duyurdu.

ABD’de ise, kuraklığın vurduğu ve tipik bir hane tüketicisinin halen ayda 40 dolarla ülkede en yüksek fiyatı ödediği San Diego’da da kısa süre önce, kademeli bir fiyatlandırma sistemi uygulanmaya başlandı. Kent aynı zamanda, tamamlandığında Batı yerküresinin en büyüğü olacak 922 milyon dolarlık bir deniz suyunu arıtma tesisi için İsrailli IDE Technologies kuruluşuyla da anlaştı.
Kupkuru Avustralya ise farklı bir yol izliyor. Hükümeti, karbonda kullanılana benzer ve endüstriyi su tasarrufuna ve su tasarrufu projelerine yatırım yapmaya teşvik eden bir emisyon üst sınırı belirledi.

Bu tür bir yerel pazar fiyat düzenlemesinin global su krizine çentik atmaktan daha fazlasını yapıp yapmayacağını söylemek için henüz erken. Coca-Cola’nın 2008 yılında su kıtlığı yaşayan Hindistan’ın Rajasthan eyaletinde keşfettiği gibi, doğal yollardan ya da başka şekilde ortaya çıkmış olsun, su kıtlığı iş dünyasını ve yerel toplulukları karşı karşıya getirdi. Burada çiftçiler öfkeyle, Coca-Cola’nın Kala Dera’daki şişeleme fabrikasının su kaynaklarından aşırı miktarda su çektiğini dile getirdiler. Zirai üreticiler darı, arpa ve fıstık tarlalarını sulamak için daha derinlerden su çekmeleri ve daha büyük pompalar kullanmaları gerektiğine dikkat çekerek, bunun suyun fiyatını artırdığını vurguladılar. Coca-Cola ise bu iddiaları reddediyor ve sorunun çözümü için çiftçilerle işbirliği yaptığını söylüyor. Kısacası, tartışma sürüp gidiyor.
Fortune 500 şirketleriyle su sorunlarının çözümü için işbirliği yapan, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Pasifik Enstitüsü’nde Kurumsal Sürdürülebilirlik Programı’nın direktörü olan Jason Morrison, “Suyun değerine daha geniş çaplı bakıldığında, itibar riski kadar arzına ne kadar bağımlı olunduğu da önem taşır” diyor.

Pek çok şirket, suyun piyasa değeri sıfıra yakın olsa bile suyu koruma çalışmalarına yatırım yapmanın cazip olduğunu hesaplıyor. Deloitte’ta su uygulamalarında uzmanlaşmış bir danışman olan Will Sarni şöyle diyor: “Suyun fiyatı çok yüksek olmamalı ancak yokluğu durumunda faaliyetlerinizin tamamen duracağı göz önüne alındığında, değeri acaba ne olur?”

Pek çok büyük şirketin kafası bu soruyla meşgul. Kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Dünya Vahşi Yaşam Federasyonu’yla çalışan biracılık devi SAB Miller, su ayak izini ölçümde öncü oldu. Şirket, kuraklığın etkisini ve iklim değişikliğinden kentleşmeye kadar bir dizi başka riski de göz önüne alarak, ayrıntılı bir değerlendirme gerçekleştirdi. Miller’da su riski konusunda yetkili kişi olarak gösterilen David Grant ve ekibi şirketin değer zincirinin hangi bölümünün en çok ve en az suyu kullandığını inceledi. Buna göre, her bira tesisine ne kadar su girdiği ve burada ne kadar su harcandığı, ham suyun fiyatı, bunu işleme maliyeti ve harcanan enerji ölçümleri yapılıyor. Miller’ın bira tesisleri halen bir litre bira üretimi için 3,5 litre suya gerek duyuyor; bu rakam 2008 yılında 4,8 litreydi.

Bu oran, tedarikçilerinin kullandığıyla karşılaştırıldığında kovada bir damla kadar. Sayılar iklim ve toprak koşulları gibi bir dizi faktöre bağlı olarak değişebilir ancak SAB Miller’ın Güney Afrika’da ürettiği her bir litre bira 155 litre su gerektiriyor; bu suyun büyük bir bölümü de, bira için darı gibi ürünlerin yetiştirilmesinde kullanılıyor. Ancak burada da, Miller, Nestlé, Coca-Cola, Unilever ve Dow Chemical gibi şirketler su hosteslik programları gibi cafcaflı isimleri olan girişimler aracılığıyla su tasarrufuna yatırımda bulunuyor.

Çiftçilerin ve yerel hükümetlerin çoğu deniz suyunu arıtma ve damla sulama sistemi gibi teknolojilere yatırımın mali boyutunu göze alamıyor. İşte bu noktada, kurumsal hosteslik ekipleri bu kesimlerle ortaklıklar oluşturuyorlar. Uzmanlar, Nestlé’nin bu alanda başı çeken şirketlerden biri olduğunu belirtiyor. SAB Miller gibi, Nestlé de su ayak izini düşürdü: Nestlé’nin güvenlik, sağlık ve çevresel sürdürülebilirlikten sorumlu global başkanı Claus Conzelmann, şirketin fabrikalarında bir kilo üretim için kullandığı su miktarının 2008 yılında sekiz litreyken, halihazırda üç litreye düştüğünü belirtiyor.

Conzelmann şirketin birkaç yıl önce, kendilerine hammadde sağlayan çiftliklerin su tasarrufu yapmasına yardımcı olmak amacıyla onlarla işbirliğine başladığını söylüyor. Bu hammaddelerin yetiştirilmesi için kilo başına 3 bin litre su harcanıyor. Örneğin, Nestlé’nin gıda fabrikalarına sahip olduğu Hindistan, Pencap’ta çiftçiler, su kullanımının en yoğun olduğu ürünlerden biri olan pirinç ve sığırları beslemek için de saman yetiştiriyorlardı. Pencap suyun kıt olduğu bir alan ve çiftçilerin büyük bir bölümü de, daha fazla kuyu açmak ya da sulama sistemini iyileştirmek zorunda olduğu için verimin azaldığına ya da su maliyetinin arttığına tanık oluyorlardı. Nestlé Sri Lanka’da, bölgedeki çiftçilere daha verimli ve suyu daha ekonomik kullanan sağmal inekler yetiştirilmesini salık veren BM bağlantılı Uluslararası Su Yönetimi Enstitüsü’yle çalıştı. Pirinç ve saman, daha nemli bir iklimi olan Hindistan’ın doğusunda yetiştirilebilirdi. Böylece, çiftçilerin büyük bir bölümü sağmal inek yetiştirme işine girip, yerli su kaynakları üzerindeki baskıyı kaldırdı.

Nestlé’nin halen çiftliklerin ürünlerinin kalitesini artırırken, suyu daha iyi yönetmelerine yardımcı olan bin kadar tarım uzmanı var. Ancak bu çabalar her zaman da işe yaramadı. Yıllar önce Nestlé Hindistan’daki fabrikalarının çevresindeki su tablalarının sayısının kaygı uyandıracak kadar azaldığına tanık oldu. Tarım uzmanları sorunu inceledi ve bu bölgelerdeki çiftçilerin damla sulama gibi ucuz ve su tasarrufu sağlayacak teknolojilere geçecek teşviklere sahip olmadıklarını belirledi. Bunun yerine, Hindistan hükümeti çiftçilerin gereksiz ve aşırı su kullanımına yol açan eski model su pompalarını işletmeleri için ucuz yakıt ve elektrik sağlamayı tercih ediyordu. Conzelmann şöyle diyor: “Suyun değeri olmadığında, düşük maliyetli teknoloji bile uygulanmaz.”

Su cephesinde bir grup iyimser varsa, onlar da büyük paralarla oynayan yatırımcılar. Yıllık 115 milyar dolar satış geliri olan enerji ve kimyasal maddeler şirketi Koch Industries’in sahibi Koch kardeşler su ve deniz suyu arıtma teknolojilerine yatırım yapıyorlar. Dünyanın en başarılı yatırım kuruluşlarından GMO’nun ortak kurucularından Jeremy Grantham gelecekte yaşanabilecek su kıtlığına karşı tarım emtia fiyatlarının artırılacağını düşünüyor.

Citibank ve Goldman Sachs dahil pek çok büyük kurumda çalışan yatırım analistleri denizi suyunu arıtma, nano-su-filtreleme teknolojileri gibi büyüme potansiyeli olan alanlarda, su kullanımı ve sızıntısını takip eden büyük veri şirketlerinin yanı sıra eski su altyapı sistemimizi onarıp, yeni bir tane inşa edecek inşaat kuruluşlarına destek veriyor.

Bu 600 milyar dolarlık bit endüstri olabilir ancak şirketler buradan para kazanma konusunda çok rahat olamadı. Buradaki girişimleri hep erken oldu: Wall Street su stoklarının coşup taşması için uzun zamandır bekliyor. Nitekim Siemens geçen yıl su işinden çekildi. Goldman’dan Cohen şöyle diyor: “Su için bir piyasa fiyatı yok. Suyun nasıl fiyatlandırılacağıyla ilgili kararlar politikacılar tarafından alınıyor ve bu da iş yapmayı zorlaştırıyor.”

Suya yatırım yapmanın zorluklarından biri şu ki, petrol, bakır ve diğer emtiada olduğu gibi burada küresel bir pazar yok. Nedeni mi? Çünkü suyu ulaştırmak pahalı ve zor bir iş. Çin suyu ülkenin güneyindeki Yangtze Nehri’nden su kıtlığı çeken kuzey kesimine ulaştırmak için bir su kemeri inşa ediyor. 4 bin 345 kilometre uzunluğuyla inşaat mühendisliği tarihinin en pahalı projelerinden biri olması bekleniyor. Maliyeti mi? 60 milyar dolar kadar.

Su ticarette önemli bir meta oluyor
Öte yandan, yeterince tuhaf bir biçimde, bir dizi akademisyen suyu uluslararası ticarette önemi gittikçe artan bir meta olarak görüyor. Bunun nedeni, ülkeler buğday, sebze ve hatta kereste ticareti yaptıklarında, tarım son derece su yoğun bir iş olduğu için aslında su ticareti yapıyor olmaları. Su daha da kıt hale geldikçe, bu konsept -King’s College London’dan profesör Tony Allan’ın ifadesiyle sanal su ticareti- gittikçe daha fazla önem kazanacak. Allan şöyle diyor: “Gıda güvenliği tamamen su güvenliğiyle bağlantılı. Şunu iyice bilmeliyiz ki, eğer ucuz gıdaya sahip olacaksak, çiftçilerin su tasarrufu yapmalarına yardımcı olmalıyız.”

Central Valley’e dönecek olursak, bir miktar nisan sonu yağmuruna rağmen toprak hâlâ kuru. Zemin Sarah Woolf’un ayakları altında çöküyor. Bunun nedeni, kendisine ait kuyulardan su çekmesi. Ailesi yıllar önce kuyu suyu kullanmaya başladı ancak bir süre sonra sorun ortaya çıktı. Bu tür arazilerin klasik bir trajedi vakası olarak, bölgedeki bu insanlar ve diğer çiftçiler yer altından o kadar çok su çektiler ki, toprak bir yılda yaklaşık 30 santimetre çökmeye başladı. 1930’lardan beri, çiftlikte zemin 24 metre çöktü. Woolf, “Yalnızca az miktarlarda su çektiğinizde dolabilecek doğal bir su kaynağını boşaltıyorsunuz” diyor. “Suyu hızlı bir şekilde çekerseniz, suyu tutan kemerdeki cepler çöker ve siz hiçbir zaman bu kemeri geri alamazsınız.” Bu tahrip edici döngü sürdüğünde, çöken zemin kuyularda hasar yaratır ve bunlardan her birinin kazılmasının maliyeti yarım milyon dolara ulaşabilir. Woolf’un kendi arazisinde bu tür üç su kemeri var.

Bir başka sorun daha var. Sierra’dakinden farklı olarak buradaki yer altı suyu tuzlu. Binlerce yıl önce, Central Valley bir iç denizdi ve bunun sonucunda da, toprağı tuz, bor, doğal tuz ve selenyum içeriyor. Ürünlerin tümünün ise buna dayanması mümkün değil; örneğin, bor badem ağaçlarının yapraklarının dökülmesine yol açar. Woolf, toprakta birikecek olan tuzun nihayetinde ekine zarar vereceğini söylüyor.
Çökmüş, tuzlu tarlaların kenarında duran Woolf kısa sürede ortadan kalkmayacak olan bir sorunun tam da merkezinde yer alıyor: Yeterince su olmadan dünyayı nasıl beslersiniz?

İlginizi Çekebilir

Yönetim Kurullarında Kadın Üyelerin Sayısı Artmaya Devam Ediyor

Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu tarafından bu yıl 7.si düzenlenen ‘Türkiye Ka…