Pastavilla CEO’su Dilara Arslan, şirketlerin başarıyı yalnızca finansal sonuçlarla ölçtüğü dönemin geride kaldığını
söylüyor ve ekliyor: “Büyümek, kârlılık ve sürdürülebilir bir iş yaratmak çok önemli. Ama bir şirketin bulunduğu
topluma nasıl dokunduğu da başarısının bir parçası olmalı. Şirketlerin sadece ne kadar büyüdüğünü değil,
büyürken nasıl bir etki bıraktığını da ölçmesi gerektiğini düşünüyorum.”
Pastavilla gibi köklü bir markanın yönetimindesiniz. Pastavilla bugün nasıl bir büyüme yolculuğundan geçiyor? Markanın geleceğe bakışını nasıl tanımlarsınız?
Pastavilla köklü bir marka ama geleceğe bakışımızın merkezinde yenilik var. Türkiye’nin ilk devlet onaylı Ar Ge laboratuvarına sahibiz. 2026 itibarıyla Türkiye’de ilk ve tek olan lazanya hattımızı devreye aldık. Türkiye’de üretilen ilk bronz kalıp ürünleri de biz yaptık. Özel seri ürünlerimizi çok titizlikle çalışıyor, dünyadaki trendleri takip ederek tüketicinin değişen beklentilerine yönelik ürünler geliştiriyoruz. Hedefimiz güçlü mirasımızı korurken markayı sürekli yenilemek; kategoriyi yalnızca takip eden değil, kategoriye yenilik getiren tarafta olmak.
Pastavilla’nın dönüşümünde yalnızca sonuçlara değil, güçlü ekipler kurmaya ve farklı fikirlerin önünü açmaya dayanan bir yönetim anlayışınız var. İyi bir yöneticinin “odadaki en çok bilen kişi” olmak zorunda olmadığını da söylüyorsunuz. Sizin için iyi yöneticilik bugün ne demek?
Ben iyi yöneticiliği her şeyi bilmekten çok, doğru ekibi kurabilmek, o ekibin potansiyelini ortaya çıkarabilmek ve gerektiğinde yön gösterebilmek olarak görüyorum. Farklı görüşlerin rahatlıkla söylenebildiği bir ortam yaratmak benim için önemli. Ekibimi dinlerim, gerektiğinde kendi fikrimi de sorgularım ama sonunda bütün bu fikirleri değerlendirip yönü belirlemek ve karar vermek benim sorumluluğum. İyi bir yöneticinin görevinin her cevaba sahip olmak değil; doğru soruları sormak, farklı bakış açılarını bir araya getirmek ve gerektiğinde net bir karar alabilmek olduğunu düşünüyorum.
Pastavilla gibi köklü bir markayı yönetirken bir yandan da markayı yenilemekten ve alışılmışın dışına çıkmaktan çekinmiyorsunuz. Köklü bir yapıda değişimin hızını ve yönünü nasıl belirliyorsunuz?
Köklü olmanın geçmişe bağlı kalmak anlamına gelmediğini düşünüyorum. Tam tersine, güçlü bir da size ait. Bir değişikliğe karar verirken veriye bakarım, ekibimi dinlerim, tüketiciyi ve dünyadaki gelişmeleri takip ederim. Ama bir noktadan sonra karar vermek ve o kararın arkasında durmak gerekiyor. Ben doğru olduğuna inandığım bir konuda cesur davranmaktan çekinmiyorum. Bence önemli olan değişmek için değişmek değil; markanın özünü korurken onu sürekli ileriye taşıyabilmek.
Geçtiğimiz yıl ağır bir sağlık sürecinden geçerken çalışmaya devam ettiniz. Bu dönem iş hayatına bakışınızda neyi değiştirdi?
Çalışmak benim için hayatın normal akışının önemli bir parçasıydı ve tedavi boyunca mümkün olduğunca bunun içinde kalmak istedim. Yaşadığım süreç zamanımı ve enerjimi nereye verdiğim konusunda beni daha seçici yaptı. Ertelediğim bazı işleri hayata geçirdim, gereksiz detaylarda daha az oyalanmaya başladım. Bir yandan da çalışma arkadaşlarıma bakış açıma başka bir boyut kattı. Hepimizin işte üstlendiği bir rol var ama o rol, hayatımızın geri kalanından bağımsız değil. Bunu bugün çok daha fazla önemsiyorum.
Sağlık deneyiminizi şirket içinde bir sağlık seferberliğine dönüştürdünüz. Bu proje nasıl ortaya çıktı?
Benim yaşadığım deneyimde erken teşhisin çok önemli bir yeri var. Bendeki kitle elle hissedilemeyecek kadar derindeydi ve rutin kontrolde yapılan ultrason sayesinde fark edildi. Bu deneyimden sonra yalnızca erken teşhisten bahsetmek değil, insanların gerçekten kontrollerini yaptırmalarını sağlayacak bir sistem kurmak istedim. Yaklaşık 900 kadın çalışanımızı kapsayan bir program başlattık; 40 yaş üzerindekilerin mamografi, 40 yaş altındakilerin ultrason kontrollerini planladık. Her cuma eğitimler düzenliyor, üç özel hastane ve KETEM’le birlikte ilerliyoruz. Ayrıca tüm çalışanlarımızı sürece dahil ederek birinci derece yakınlarını meme kanseri taramasına götürenlere sağlık primi desteği sağladık. Bizim için önemli olan farkındalığın davranışa dönüşmesi.
Sosyal sorumlulukta bundan sonra hangi alanlarda olmak istiyorsunuz?
Ben sonucunu görebildiğim, insanların hayatında somut karşılığı olan işleri önemsiyorum. Sağlık artık benim için çok kişisel bir alan. Bunun yanında eğitim ve fırsat eşitliği de önemsediğim konulardan. Yakın zamanda uluslararası bir mutfak akademisinde üç genç şef adayına burs verdik ve adaylarla görüşmeleri bizzat yaptım. Her alanda var olmaya çalışmak yerine gerçekten katkı sağlayabileceğimiz alanları seçmenin daha anlamlı olduğuna inanıyorum.
Uzun yıllar iş dünyasında yöneticileri daha çok profesyonel kimlikleri üzerinden tanıdık. Siz ise hayatınızın farklı taraflarını da paylaşan yeni bir liderlik anlayışını temsil ediyorsunuz. Sizce bugün liderlikte kişisel ve profesyonel kimlikler arasındaki sınırlar değişiyor mu?
Bence değişiyor. Artık insanın yalnızca iş kimliğiyle ya da tek bir kimlikle var olması gerektiğini düşünmüyorum. Ben bir yöneticiyim ama aynı zamanda anneyim, bir kadınım; önemli bir sağlık deneyimi yaşadım, farklı ilgi alanlarım da var. Bunların birbirinden ayrılması gereken kimlikler olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine, bir arada olduklarında birbirlerini besleyebiliyorlar. Sosyal medyadaki görünürlüğüm de böyle gelişti. İş hayatımı anlatırken başka taraflarımı saklamıyorum; başka taraflarımı paylaşırken de yönetici kimliğimi geride bırakmıyorum. Bugün insanlar yalnızca ünvanınızı değil, o ünvanın arkasındaki insanı da tanıyor.
Son olarak, iş dünyasına vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Bence şirketlerin başarıyı yalnızca finansal sonuçlarla ölçtüğü dönem geride kalmalı. Elbette büyümek, kârlılık ve sürdürülebilir bir iş yaratmak çok önemli. Ama bir şirketin bulunduğu topluma nasıl dokunduğu da başarısının bir parçası olmalı. Her markanın kendi faaliyet alanı doğrultusunda mutlaka bir sosyal sorumluluk alanında var olması gerektiğine inanıyorum. Bunun büyük kampanyalar olması gerekmiyor; önemli olan gerçek bir ihtiyaca cevap vermesi ve sürekliliğinin olması. Bugün şirketlerin sadece ne kadar büyüdüğünü değil, büyürken nasıl bir etki bıraktığını da ölçmesi gerektiğini düşünüyorum. Bence geleceğin başarılı şirketlerini birbirinden ayıracak unsurlardan biri de bu olacak.
