Ali Koç: 'Hayatımın odağı adalet ve vicdan'

Ali Koç'tan liderlik sırları..


HABER: ŞULE LALELİ-CÜNEYT TOROS
  FOTOĞRAF: FORTUNE
20.02.2018
Ali Koç: 'Hayatımın odağı adalet ve vicdan'

Türkiye’nin En Etkili İş Liderleri Listesi’nin ilk sırasında yer alan ve Geleceğin Yeni Nesil Lideri olarak gösterilen Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Koç, “Liderliğin kesinlikle tek kişilik bir karar mekanizması olmadığını söyleyebilirim. Bugünün dünyasında, özgüvenli kişilerle çalışabilmek çok önemli. Evet benim eleştiren, sorgulayan bir tarafım var ama çalışma arkadaşlarımın yeri geldiğinde benim fikirlerimle ilgili olumsuz geri bildirim verebilmesini de isterim ve bu konuda onları cesaretlendirmeye özen gösteririm” derken, bu yoldaki liderlik mottosunun altını çiziyor.
 
KOÇ HOLDİNG YÖNETİM KURULU BAŞKAN VEKİLİ Ali Koç ile görüşmek için Nakkaştepe’deki Koç Holding binasındayız. Fortune’un Etkili İş İnsanları listesindeki isim başarılı ve dikkat çekici girişimleri kadar Türkiye ve dünyanın siyasi ve toplumsal görünümünün net fotoğrafını çekebilen, fikirlerini yuvarlak sözlerden uzak, net ve dobra bir biçimde ortaya koyabilen tavrıyla da liderlik sıfatının içini hakkıyla dolduruyor. Bir, iki yıl önce küreselleşmenin yarattığı adaletsizliği eleştirirken “eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir” diyerek ait olduğu sınıfsal konumdan sıyrılıp, olan biteni nesnel bir bakış açısıyla değerlendirebilecek kadar cüretkar olabilmişti. En son Young Guru Academy Zirvesi’nde yaptığı konuşmada ise “Hayatım boyunca bu kadar ayrışmayı görmedim” şeklindeki Türkiye değerlendirmesiyle çok ses getirmişti. Liderlik, yönetim konularında öne çıkan fikirleri, Fenerbahçe Spor Kulubü Başkanlığı’na adaylığı onu gündemdeki özel kişi yaptı. Kısacası, Türkiye’nin adeta DNA’sı konumundaki Koç grubunun dümeninde yer almanın ötesinde, duruşuyla, fikirleriyle, insanlarla kolay iletişim kurabilme özellikleriyle de bir bütün olarak ele alınması gereken bir isim Ali Koç…
 
Kendisinin bu süreçte sergilediği duruşu tek bir kelime özetliyor: “Şeffaflık…”
Günümüz liderlik arayışındaki temel konulardan biri.. Koç, etkili liderlerden biri olarak başka fikirlere de açık olduğunu, karşı cephede olanlarla savaşmak yerine onlarla yapıcı şekilde diyalog kurmayı tercih ediyor. İşte bundan dolayı da yönettiği işlerde fark yaratmasını biliyor. Kısaca, hem holding yöneticiliğinde hem sporla ilgili gelecek stratejilerinde kişisel enerjisinin yarattığı etkinin farkında.. Bunu da Fenerbahçe Spor Kulubü başkan adaylığı için dile getirdiği sözlerle özetliyor: “Fenerbahçemizin yeni bir atılım yapmasının, yeni bir yolculuğa çıkmasının ve yeni bir hikaye yazmasının tam zamanı olduğuna inandığım için Fenerbahçe Spor Kulübü’ne başkan adayı oldum. Yarın, artık çok geç olabilir” diyor..
Röportaj sırasında etrafına ciddi bir sinerji yayıyor. Holding  çalışanlarıyla nerdeyse gözleriyle anlaşıyor. Misafirlerine ve çalışanlarına özel çikolatalardan ikram ediyor. Gündemi epey yoğun ancak her şeye pozitif yaklaşıyor. Cümlelerini özenle seçiyor.
Kendisiyle ilgili üç önemli detay aklımızda kalıyor: Gerçeklerin farkında olan ve ümit vadeden bir lider, abartmayan ve göz boyamayan iyimserlik  elçisi ve çalışanlarının fenomeni …
İşte Ali Y. Koç’un ekonomi ve iş dünyasında uzun bir aradan sonra Fortune’a özel olarak verdiği röportajdan önemli mesajlar, başlıklar…
 
Küresel krizin yarattığı uzun süreli düşük büyüme pek çok gelişmiş ülkede yapısal sorunları gün yüzüne çıkardı. Son 8 yıldır ülkelerin bu sorunlara kısa vadeli politikalarla çözüm aramaları ve gerekli yapısal reformların son derece yavaş ilerlemesi, iktisadi sorunların toplumsal tepkiye dönüşmesine ve alternatif arayışlarına neden oldu. Küresel ekonomideki bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Küresel ekonominin krizden çıkış süreci beklenenden çok daha uzun ve sancılı oldu. Ancak, ilk kez 2016’da görmeye başladığımız toparlanma emareleri 2017’de kuvvetlendi ve dünya ekonomisindeki büyüme tahmin edilenin de üzerine çıktı. Büyümenin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerden kaynaklanıyor olması son derece memnuniyet verici bir durum. Bu süreçte gelişmiş ülkelerde enflasyonun henüz arzu edilen seviyelerde olmasa bile yükselmeye başlaması, Fed başta olmak üzere gelişmiş ülke merkez bankalarının aşırı genişlemeci para politikalarını normalleştirme planları yapmasına neden oldu. Dünya ekonomisinin krizden çıkma sürecinde, önceliğin kısa vadeli ve şok önlemlere verilmesinin ne kadar doğru bir karar olduğunu şimdi görüyoruz. Buna rağmen, krizden çıkış sürecinin uzun sürmesi nedeniyle yapısal reformlar gecikti. Dünya ekonomisinde son dönemde gördüğümüz toparlanmanın kalıcı hale gelmesi durumunda, yapısal reformların da kademeli bir şekilde devreye girmeye başlayacağını tahmin ediyorum. 
 
Küresel ekonomide istikrarın devamı için önümüzdeki dönemde finansal istikrar konusunda neler olmalı sizce?
2008-2009 küresel finansal krizi, finansal istikrarın önemini çok çarpıcı bir şekilde gösterdi. Kriz sonrasında finansal istikrarın sağlanabilmesi için uluslararası işbirliği arayışları hızla sonuç verdi. Bugün itibariyle, uluslararası finansal istikrarın yeniden tesis edilmesi ve korunması için önemli mesafe alındığını düşünüyorum. Bankaların Gözetimi için Basel Komitesi’nin koordinasyonunda yürütülen çalışmaların, küresel bankacılık sisteminin şoklara dayanıklılığını artırmaya başladığını görüyoruz. Bu konuda daha yapılacak çok şey olsa da, ilerlemelerin doğru yönde olduğu kanaatindeyim. Tüm bunları söyledikten sonra, bir uyarıda da bulunmak istiyorum: Düzenleyici otoritelerin aldıkları önlemlerin aşırıya kaçması durumunda, ekonominin ihtiyaç duyduğu finansal kaynaklara erişim konusunda zorluklar ortaya çıkabilir. Bu nedenle, finansal istikrarı tesis etmeye çalışırken, küresel finansal sistemin etkin ve verimli bir şekilde çalışmasını engelleyecek önlemlerden kaçınılması gerektiğini düşünüyorum.
       
Young Guru Academy Zirvesi’nde yaptığınız konuşmada “Hayatım boyunca bu kadar ayrışmayı görmedim” değerlendirmesinde bulundunuz. Bugün futbol için de ayrışmayı konuşuyoruz. Dünyada da bir taraftan yıkıcı teknolojilerin (disruptive technology) tartışıldığı bir trend var. Bir taraftan teknolojik devrim geliyor, hem de bir taraftan toplumlar büyük bir sınavdan geçiyor. Bir lider olarak Fenerbahçe’den yola çıkarak bu dönemi yönetmek daha mı zor? İleriyi nasıl görüyorsunuz?
Spor açısından şu anda teknolojik gelişmelerin yıkıcı değil, sahaya rekabeti getiren yapıcı bir konumda olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce teknoloji, taraftarlar açısından durumu daha da eğlenceli hale getiriyor. Bu konuya 2 açıdan yaklaşabiliriz: Taraftar deneyimi (Fan Experience) ve Performans artırımı için data kullanımı. Taraftar açısından baktığınız zaman teknolojilerin size sunulduğu eşsiz bir deneyim ortamı var. Bugün İngiliz kulüpleri Çin’e açılıyor, Çin pazarına ulaşabilmek için yüzde 10-15 ortaklıklar alıyorlar. Çinli sermayedarlar hedefleniyor, Çin’den oyuncu transfer ediliyor. Dünyadaki sosyal medya haritalarını incelediğiniz zaman, pek çok kulübün kendi taraftarından çok yurt dışında taraftarının olduğunu görüyoruz. Bu ancak teknolojinin sunduğu imkânlarla gerçekleştirilebilir. Sadece futbol için söylemiyorum, sporun geneli için şu an iyi anlamda hem daha heyecanlı hem daha eğlenceli hem de daha rekabetçi bir yapıya dönüştüren teknoloji ve data analizi yoğun bir şekilde kullanılıyor.
Toplumsal açıdan bakacak olursak da, teknolojinin en büyük sosyal etkisini istihdamda göreceğiz. Evet argümanlar kuvvetli, teknoloji istihdam yaratıyor ama bir yandan da yok ediyor. Bazı mesleki becerileri gereksiz kılıyor. Daha mı az, daha mı çok derseniz, bana göre zaman içinde, yarattığı istihdamdan çok, yok ettiği istihdamı tartışacağız. Her yaş grubunu etkileyen bir istihdam sorunu var. Ancak, ihtiyaç kalmayan beceri ve yetkinliklere sahip çalışanlar genelde, ya kariyerlerinin ortalarında ya da sonlarında oluyorlar ve daha riskli grupları oluşturuyorlar. Bu gruplar işsiz kaldıkları zaman nasıl bir durum oluşacak tahmin edemiyorum. Bu sebeple bugün, hayat boyu öğrenme modelleri konuşuluyor. Dolayısıyla sosyal açıdan baktığınızda yıkıcı teknolojilerin ilk önce istihdamı etkileyeceğini düşünüyorum. Diğer taraftan bu teknolojilerin sağlıktan uzaya o kadar çok katma değeri olan unsurları da var ki yıkıcı kelimesi belki de negatif tonu sebebiyle biraz da haksızlık. Yine de teknolojideki gelişmelerin tetiklediği değişimin beni en çok ürküten tarafının sosyal etkileri olduğunu söyleyebilirim.
 
Sosyal etkiden kast ettiğiniz nedir?
Eşitsizliği giderecek mi artıracak mı? Hem bireyler, hem ekonomiler arasında sanki daha da artıracakmış gibi görünüyor.
 
Peki ne yapılabilir?
Ülkelerin öncelikle 3 hususa odaklanarak uzun vadeli, sürdürülebilir, yatırım yapmasını çok önemli buluyorum. Eğitim ki her şey insanda bitiyor, Ar-Ge ve inovasyon, Demokrasi. Pek çok kez farklı ortamlarda da ifade ettiğim gibi 21’inci yüzyılın sorunlarını, 20’inci yüzyıl anlayışı ve kurumlarıyla çözemeyiz. Bununla beraber her kesimde yeni, farklı bir lider yapısı ve anlayışı gerekiyor. Eşitsizlik derken de sadece gelir eşitsizliğinden bahsetmiyorum. Eğitimde fırsat eşitsizliği, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi pek çok eşitsizlik ile karşı karşıyayız.
 
Dünyadaki durum da liderlik açısından pek parlak görünmüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bilerek ya da bilmeyerek dünya düzeninin tekrar gözden geçirildiği bir dönemdeyiz. Çok kutuplu bir dünyaya gidiyoruz. Çok kutuplu bir dünya bizim gibi ülkelere yeni fırsatlar sunabiliyor. Çin kendisini öne çıkardı. Dünyanın yeni süper gücü olacağı söyleniyor ve bu yolda emin adımlarla ilerliyor. 2018’de olmasa da eli kulağında diyebiliriz. Rusya da iyi kötü ayağa kalktı. Avrupa Birliği de derin ekonomik krizi atlattı diyebiliriz. Güçlü kutuplardan bizim gibi ülkelere de fırsat geliyor. Ama gördüğümüz şu ki eskiden Ortadoğu’da problem dediğiniz zaman Filistin-İsrail problemiydi şimdi Ortadoğu’nun halini görüyorsunuz. Avrupa’da popülist söylemlerin, politik liderlerin endişe verici derecede ilgi çektiklerini yaşayarak görüyoruz. America First (Önce Amerika) diye tanımladıkları, aslında America Only (Sadece Amerika) olan yaklaşımları uzun vadede Amerika’nın dünyadaki etkinliğini zayıflatacaktır. Amerika’nın enerji konularında devrim yaratacak atılımları var. Bunun da etkisiyle Amerika’nın Ortadoğu’ya ilgisi azalmış vaziyette. Ortadoğu bugün daha çok Çin’in önceliği. Rusya’nın da bölgede giderek artan önemde bir oyuncu olmaya başladığını görüyoruz. Öte yandan, Kuzey Kore’yi biliyorduk ama kimse itibar etmiyordu. Şimdi Kuzey Kore oyun değiştirici konumunda. Belki hiçbir zaman güçlü bir ülke olamayacak ama oyunu değiştiren, ezber bozan hareketler yapıyor.
Bütün bu resmin içine eşitsizlik, işsizlik, mülteci meselesi gibi dünyanın karşı karşıya olduğu problemleri koyduğumuz zaman, 21’inci yüzyılda hiç alışık olmadığımız şekilde pek çok sorunu bir arada yaşadığımızı söyleyebiliriz. Değişim inanılmaz hızlı bir şekilde gelişiyor. Evet, her zaman değişim oldu ama bu kadar kısa sürede bu kadar çok şey aynı anda değişmiyordu.
Teknolojinin en yıkıcı etkilerinden birini de siyasette görüyoruz. Sosyal medyanın halkları yönetenleri, siyasi partileri, seçimleri etkileme şekline bakarsak olumlu ya da olumsuz hiç beklemediğimiz yerden, beklemediğimiz isimsiz liderlerin çıkması, Fransa’da, Avusturya’da genç yaşta liderleri görmemizde teknolojinin büyük etkisi var kanaatindeyim.
 
Siyaset kadar kurumların da kendisini yenilemesi gerekmiyor mu?
Bu değişime ayak uydurmak için sivil toplum kuruluşlarından, spor takımlarına, üniversitelerden, iş dünyasına tüm kurumların kendilerini yenilemesi ve dönüştürmesi gerekiyor Bugün girişimci de olacaksan inovatif de olacaksan, yapay zekâda da, robotikte de her şeyin kaynağında insan var. O yüzden ben Vehbi Bey’in neredeyse 50 yıl önce söylediği şu sözü çok önemsiyorum: “En önemli sermayemiz, insan kaynağımızdır.”  Gayri safi milli hasılada 2002’den bu yana çok ilerledik. Ancak bu ilerlemeyi çağın niteliklerine ve yetkinliklerine sahip insan kaynağı yetiştirme konusunda sağlayamadığımızı düşünüyorum. Evet, ülkemizde de çok güzel gelişmeler, ilerlemeler oluyor ama başka ülkeler bizden daha hızlı ilerliyorsa biz yine geride kalıyoruz demektir.
 
Bir taraftan büyüme rakamlarını, diğer taraftan işsizliği konuşuyoruz. Bu üretim modeliyle bu kadar insana nasıl iş bulacağız?
Bu söylediğiniz madalyonun bir yönü. Büyüme var, ama daha sağlıklı büyüyebilir miyiz? Evet büyüyebiliriz. Nasıl baktığınıza bağlı. 2017 yılında ülkemize tarihi rekor seviyede bir yabancı sermaye girişi oldu ancak bu sermaye girişinin çoğunluğu portföy yatırımları kanalıyla gelen ve hemen geri çekilebilecek kısa vadeli kaynaklardan oluşuyor. Diğer bir deyişle maalesef gelen para, sanayide yatırıma, kapasite artırmaya, 0’dan yatırıma yeterince dönmüş değil. Hükümetimizin uygulamaları sayesinde istihdam alanında da büyüme yaşanıyor ancak bu büyüme ağırlıklı olarak asgari ücretli seviyesinde oluyor. Mesela, turist sayımız da artıyor ama buna mukabil turist başına yapılan harcama geriliyor. Diğer yönü de; bu kadar çalkantı, bu kadar bilinmeyen, öngörülmeyen bir dönemde, Avrupa’daki, Ortadoğu’daki, Amerika’daki sorunlara rağmen bizim ekonomimizin temellerinin sağlam olduğunu gidişattan görüyoruz. Bankacılık sektörü, Avrupa bankalarına göre çok daha sağlıklı ve sağlam bir yapıda.
 
2018 Mayıs ayında yapılması planlanan Olağan Genel Kurul’da Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanlığı’na aday oldunuz. Seçildiğiniz takdirde nasıl bir stratejik dönüşüm planınız var?
Spor Kulüplerinin, ülkelerin en önemli marka elçileri olduğuna inanıyorum. Fenerbahçe Spor Kulübü de asırlık tarihi ve toplumsal anlamdaki konumu, değeri göz önüne alındığında Türkiye’nin en önemli markalarından. Bu önemli değerin, maalesef, hak ettiği potansiyelin gerisinde kaldığını düşünüyorum. Önem sırası olarak değil ama mantık sırası olarak değerlendirirsek, bu durumu şöyle özetleyebilirim.
 
Camİanın kenetlenmesİ: Fenerbahçe’nin en güçlü, en heybetli olduğu dönemler –skordan ve kupadan bağımsız olarak, camianın içinde birlik ve beraberlikle kenetlendiği; heyecan ve umut içinde olduğu dönemler.
Son birkaç yıla baktığımız zaman da o heyecanın, o umudun eskisi kadar olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla öncelik, camianın kenetlenmesi, birlik ve beraberlik. Bunun için de çok seslilik ve katılımcı bir yönetim anlayışı gerekiyor. Çok sesli, katılımcı ve sorgulayan bir kongre üyesi kültürünün olduğu, herkesin çorbada tuzunun olduğu bir Fenerbahçe’de buluşmalıyız. Bir tane Fenerbahçemiz var. Hepimiz onun etrafında omuz omuza vererek tekrar kenetlenmeliyiz.
 
Mali Yapı: Spor kulüplerinin günlük planlardan ziyade, orta ve uzun vadeli planlar yapmasının ne kadar önemli olduğunu bugün Türkiye’nin önde gelen kulüplerinin taşıdığı borç stoklarına baktığımız zaman daha iyi anlıyoruz.  Mali güç için sportif başarı, sürdürülebilir sportif başarı için sağlam bir finansal yapı gerekiyor. Bu döngü doğru kurgulanamadığı zaman kalıcı başarıları yakalayamıyorsunuz. Ancak bugünün rakamları, sürdürülebilir ekonomi ve sürdürülebilir sportif başarı için yetersiz kalıyor. Dolayısıyla önceliklerim, kulübün finansal yapısının daha sağlıklı hale gelmesi ve bağımsız bir finansal yapının sağlanması. Bana göre bugün kulüplerimizin ürettiği gelir de, değer de, doğru yönetildiği takdirde kendi kendilerini rahat biçimde çevirebilecek seviyede. Ancak, Türk futbolunda 7 milyar TL’lik bir borç yükünden bahsediliyor. Buna kulak vermek lazım. Kulüplerin borçlanma maliyeti yüzde 10 derseniz, 700 milyon TL’lik faiz yükü oluşuyor ki,  borçlanma maliyetleri genelde daha yüksek oluyor.
 
Sportİf Başarı: Aslında kulüpleri bugün bu noktaya getiren en önemli konulardan biri de futbolda başarıyı yakalama baskısı ya da başka bir deyişle günü kurtarma çabası. O yüzden de sportif başarıyı kısa vadede yakalamaya odaklanıyoruz. Sportif başarı gerçekleşmediği takdirde orta ve uzun vadeli değişiklikleri yapmak daha da zor oluyor. Avrupa’da durum böyle değil. Durum ne olursa olsun uzun vadeli tohumlar atıyorlar ve o tohumlar zaman içinde meyve veriyor. Bütün bunlara baktığınız zaman da; Avrupa ile sürdürülebilir şekilde rekabet edebilmek için, her yıl şampiyonlar liginde olmak, gruptan çıkmak için cephanemiz; yani maddi gücümüz ve doğru bir planlamamız olması gerekiyor. Bu planlamanın en önemli ayağı, sporcuların mümkün olan en etkin şekilde camiaya kazandırılması. Bu iki türlü oluyor:
¬Akademi; yani altyapılar -ki bu çok daha uzun vadede meyve veren bir süreç-. 4-6 sene sürüyor, doğru konumlandırdığınız takdirde hem birinci takımınıza oyuncu verebiliyorsunuz hem de diğer oyuncuları pazarlayıp bu yatırımdan para kazanabiliyorsunuz.
¬Kısa vadede başarı ise, doğru bir scouting sisteminin kurulmasını gerektiriyor. Bugün dünya çapındaki kulüplerin scouting yatırımlarına baktığınız zaman, yıllık 3,5 - 4 milyon Euro’yu geçmiyor. Fenerbahçe’ye yıldızlar da gelecek ama aynı zamanda; hem Fenerbahçe’de futbola katkı sağlayacak, hem de Fenerbahçe’nin satabileceği yetenekleri makul ve ekonomik şartlarda bulmanın yöntemlerini geliştireceksin. Dünyadaki en zengin kulüpler bile bunu yapıyorlar. İsmi bilinmeyen oyuncuları alıp, onları takımlarında en iyi şekilde konumlandırdıktan sonra sattıkları zaman ekonomik fayda sağlayabiliyorlar. Tekerleği yeniden icat etmeye gerek yok. Sistemler, yöntemler ortada. Ülkemizde de bu kültürü kendi ihtiyaçlarımız ve gerçeklerimiz doğrultusunda oluşturabilmemizin son derece mümkün olduğuna inanıyorum. Bugün Türk futbolunun genelinde şahit olduğumuz transfer politikalarının sürdürülebilir olmadığını düşünüyorum.
Amatör branşlara baktığımızda Fenerbahçe, hâlihazırda yıllardır rakiplerinin önünde. Olimpiyatlara en fazla sporcu, bizim kulübümüzden gidiyor. Başkanımız ve yönetimimiz, faaliyet gösterdiğimiz tüm spor branşlarına önem veriyor ve yatırım yapıyor. Bu yaklaşım ve anlayışın daha da gelişerek devam etmesi gerektiğine inanıyorum. Bu sebeple, günün şartları ve ihtiyaçları doğrultusunda Fenerbahçe’ye iki yeni şubenin açılması gerektiğini düşünüyorum. Bunlardan ilki, engelli sporcular şubesi. Sosyal sorumluluk bilinci yüksek bir kulüp olarak Fenerbahçe’nin kapsayıcı bir anlayışla her sporcunun yanında yer almasını arzu ediyorum. Diğeri ise, geleceğin sporu olarak nitelendirilen e-spor. Hem Avrupa, hem de bazı Türk spor kulüpleri bu alana yatırım yapıyorlar. Genç nesilde bu alana çok yoğun ilgi var.
 
Çağın şartlarına uygun bir yönetİm vİzyonu Bu yola çıktığımızdan beri Avrupa’nın önemli kulüplerini ziyaret ettik. Konferanslara katıldık, sadece spor ile ilgili teknoloji ve insan kaynakları şirketleri ile temas ettik. 21. yüzyılda başta futbol olmak üzere tüm spor dallarında paradigmalar değişiyor. Ülke olarak ulaşmaya çalıştığımız Avrupa’nın büyük futbol liglerindeki kulüplerle aramız her geçen gün daha fazla açılıyor. Orada gördüklerimiz, duyduklarımız, tecrübe ettiklerimiz, anlatılanlar ile bizim burada yaşadıklarımız arasında dağlar kadar fark var ve bu fark sadece maddi değil. Anlayış farkı, vizyon farkı, teknoloji kullanma farkı… Örneğin, sporcu keşfetme, yetiştirme ve kadro mühendisliği mevzularında bambaşka metotlar, süreçler ve kültür söz konusu.  Taraftarlar ile daha iyi etkileşimde olmak için pek çok farklı teknolojiler kullanılıyor. Hem Fenerbahçe’nin hem de Türk sporunun bu seviyeye ulaşabilmesi adına, çağın şartlarına uygun bir vizyon ve anlayışla yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum.
 
Öncü ve Lİder Kulüp: Fenerbahçe’nin geçmişte olduğu gibi rakipleri için bir kıstas, benchmark olması, öncü konumuna dönmesi gerektiğini düşünüyorum. Ezber bozan, oyunun kurallarını değiştiren bir Fenerbahçe’ye alışıktık biz. Dolayısıyla Fenerbahçe’nin Türk sporunun lokomotifi olmakla beraber; lideri, örnek kulübü, saygın aynı zamanda da saygılı kulübü olması gerektiğini düşünüyorum. Birlik ve beraberlikle kenetlenen bir camia, omuz omuza herkesin çorbada tuzunun olduğu, kendi imkânları çerçevesinde sorgulayan bir kongre yapısı ve umut vaad eden bir Fenerbahçe… Onun için biz hep şu söylemi kullanıyoruz: Eski heyecan için, yeni kan. Ve bunun için de tam zamanı şimdi diyoruz!
 
Toplumsal fayda sağlamada öncü olmak: Son olarak sadece Fenerbahçe’nin değil, Türk futbolunun da büyük resimde yapıcı rekabet sayesinde daha ileri gidebileceğine ve değerli olabileceğine inanıyorum. Bugün Premier Lig’in bu kadar değerli olması, ligdeki önemli futbolcular ve büyük takımlar kadar ligin çok çok iyi yönetilmesi ve pazarlanmasından geçiyor. Bizler de burada, sahadaki mücadelemizin dışında, ligimizin değerini artıracak pek çok şeyi, hep beraber yapıcı bir rekabet ortamında gerçekleştirebiliriz. Öte yandan, ülkemizde futbolun toplumu bu kadar ayrıştıran bir unsur olmasına çok üzülüyorum. Futbolun, sporun gerçek değerleri olan sportmenlik, centilmenlik, dostluk, adil rekabet, takımdaşlık gibi unsurlarını yansıtan bir seviyeye ulaşması şart. Bugün maalesef futbolda rekabet biçimi hem yıkıcı, hem de ayrıştırıcı.  Fenerbahçe’nin bu iklimin değişmesinde sorumluluğu olduğunu ve bu doğrultuda öncülük yapması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, Fenerbahçemizin sadece sportif konularda değil, sosyal sorumluluk konusunda da şampiyon olmasını hayal ediyorum. Bu doğrultuda, rakiplerimizin gerisinde kaldığımızı ve muhakkak faaliyet göstermemiz gerektiğini düşündüğüm bir alanda;  “engel tanımayan”  sporcular için de bir şube yatırımı yapmak, demin de ifade ettiğim gibi önceliğimiz olacaktır.
 
Takımınıza oyuncu seçerken “iyi insan” olmalarının dışında nelere dikkat edersiniz? Onların “iyi insan” olduğunu anlamaya dönük olarak nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
“İyi insan olmak” söylemesi kolay olsa da, içi değerler ile buluşmadığı sürece bence çok da anlam ifade etmiyor. Bu sebeple benim için kişilerin hayattaki duruşları, taşıdıkları değerler ve bu değerleri davranışlarına nasıl yansıttıkları çok önemli. Her şeyden önce ben şahsen sadakati ve azmi çok yüksek bir insanım. Bir hedef belirlediğimde, sonuna kadar azimle arkasında dururum. Fedakârlık konusunu da ayrıca önemsiyorum ve her şeyden önemlisi adil insanlarla çalışmayı seviyorum. Hak yememe konusunda çok hassasım. Rahata alışmak, kendini geliştirmemek, yenilememek; özetle konform alanlarını korumaya çalışmak beni çok rahatsız ediyor. Kurumuna sadık, bağlı, işini severek yapan ama ilkeleri, prensipleri olan ve kendi doğrularına da sadık insanlarla çalışmayı daha çok tercih ediyorum. Ayrıca özgüven de çok önemli. Özgüvenli, yeri geldiğinde olumsuz geri bildirim verebilen kişilerle daha rahat anlaşıyorum.
“İnsanların içini okumak” diye bir tabir vardır. Ben biraz çabuk insanların içini okuyabiliyorum. Bu bazen önyargılı olmama da sebebiyet verebiliyor ama çoğunlukla hislerim isabetli oluyor. Tabii hayat bu, hiçbir şey aynı kalmıyor. Önemli olan haklı olmak değil, haklı kalabilmek. Ben de bu sebeple çalışma arkadaşlarımı iyi tanımaya, anlamaya ve onlarla sadakat ve güven üzerine bir ilişki tesis etmeye çalışıyorum.
 
İşinizi profesyonel yöneticilerinize ne kadar delege edersiniz?
Hissedarlar olarak birlikte çalıştığımız profesyonellerin becerisine, özverisine ve çalışkanlığına güveniriz. Dolayısıyla profesyonel yönetim kadromuzun önerilerini can kulağıyla dinleriz. Zaten kurumsallaşma da bunu gerektiriyor. Bugünün dünyasında, özgüvenli kişilerle çalışabilmek çok önemli. Evet benim eleştiren, sorgulayan bir tarafım var ama çalışma arkadaşlarımın yeri geldiğinde benim fikirlerimle ilgili olumsuz geri bildirim verebilmesini de isterim ve bu konuda onları cesaretlendirmeye özen gösteririm.
 
Sürekli geliştirmeye önem verdiğiniz 3 kişisel özelliğiniz nedir?
Liderlik günümüz dünyasında üzerine en çok yazılıp çizilen kavramlardan biri. Ben aslında böyle büyük ve önemli kavramlar üzerine kişisel yaklaşımlarla bir çıkarımda bulunmayı çok doğru bulmuyorum. Geçtiğim iz günlerde “Ortak Değerler Hareketi” kapsamında yapılan bir araştırmayı okudum. Araştırma sonucuna göre, hangi siyasi görüşten olursa olsun toplumun ortak değerleri “Adalet, Ahlak, Dürüstlük, Saygı, Güven, Huzur.” Ne kadar güzel bir özet diye düşündüm… Liderliğin kesinlikle tek kişilik bir karar mekanizması olmadığını söyleyebilirim. Liderliğin eleştiri ve beğeni arasında doğru bir köprü kurabilmeyi gerektirdiğine de inanıyorum. Benim için beğeniler kadar eleştiriler de her zaman önemli olmuştur. Sadece “adalet ve vicdan” kavramlarının hayatımın da yönetim perspektifimin de geneline etki ettiğini söyleyebilirim.



HABERİ PAYLAŞ

 
 
 
 
 

 

 

 



BENZER HABERLER

Dünyanın en göz kamaştırıcı kütüphaneleri
 
İtalya’nın borcu Avrupa’da yeni bir deprem yaratabilir
 
Euro Grubu'nun yeni başkanı belli oldu

2017 Eurovision Şarkı Yarışması'nı Portekiz kazandı
 
​AB, İspanya ve Portekiz'e yaptırım sürecini başlattı
 
EURO 2016'da şampiyon Portekiz
Size daha iyi hizmet verebilmemiz için sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Giriş yaptığınız andan itibaren çerez kullanımını kabul etmiş sayılacaksınız.  Detaylı bilgi için tıklayın...
 X