Şant Manukyan – Fortune Turkey https://www.fortuneturkey.com Mon, 17 Feb 2020 07:04:01 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.3.2 Emniyet Kemerinizi Hazırlayın https://www.fortuneturkey.com/emniyet-kemerinizi-hazirlayin Mon, 17 Feb 2020 07:03:59 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421671946 Dikkatli yatırımcıların gözünden kaçmayacaktır son zamanlarda önceki dönemlere oranla farklı yatırım kuralları ve alanları gündeme gelmeye başladı.

Bu kuralların en önemlisiOcak ayında yapılan Davos toplantısının da gündemini oluşturan ESG yani yatırım kararlarının doğaya, toplumun çıkarlarına ve yönetimsel ilkelere uygun olması. Zaman içinde ama çok da uzun zaman değil, pek çok fon çevreye veya toplumun genel çıkarlarına uygun görmediği alanlara yatırım yapmaktan vazgeçeceği gibi elindekileri de satacak.

Bazı sektörler herkesin üzerinde hem fikir olduğu alanlar. Petrol, kömür, bazı silah şirketleri gibi. Bazı sektörlerin ise çevreye zarar verse de toplumun çıkarları için bir süre daha desteklenmesi söz konusu olacak. Öte yandan hemen şu anda gözlerimizin önünde yaşanan bu değişikliğin tarihin en önemli rallilerinden birini tetiklediğine de şahit olduk.

2018 Eylül ayında 840 dolar olan Paladyum fiyatları bu satırlar yazıldığı sırada 2500 dolar seviyesindeydi. Belli oranda spekülatif talep olması elbette mümkün ancak yükselişin altında emisyon arzına kadarı getirilen regülasyonlar bulunuyor. Nitekim 10.12 milyon ons olan toplam talebin 8.65 mn onsluk kısmı otomotiv sektörü kaynaklı, maden kaynaklı doğrudan arz ise sadece 6.88 milyon ons, aradaki fark yeniden dönüşümle kapatılıyor 3.2 milyon ons (2018 verileri).

Sadece gelişmiş Batı ülkelerinde değil çevre konularına bugüne kadar daha az hassasiyet gösteren Çin de AB standartlarında bazı regülasyonları yılın ikinci yarısında devreye alıyor. Paladyum fiyat eğrisine baktığımızda backwardation tabir edilen görüntünün yani kısa vadeli fiyatların uzun vadeye oranla daha yüksek olduğu göze çarpıyor. Emtianın doğasına ters olan bu görüntü genelde arz sorunları yaşandığında veya talebin çok yüksek olduğundan ortaya çıkar. Şu andan da olan tam olarak bu. Elbette “eski” otomotiv sektörü emisyon kısıntısı ile uğraşırken “yeni” yani elektrikli araç üreticileri de boş durmuyor. Verilen teşvikler, artan farkındalık ve yükselen araç kalitesi sayesinde canlanan talep neticesinde üretim kapasitelerini artırıyorlar ve lityum gibi kritik maddelere olan talep de artıyor. Kısacası petrol stratejik konumunu yitirdi diyemeyiz ancak yavaş yavaş stratejik unvanına başka ortakların da geldiği görülüyor.

Öte yandan ülkemizde yatırım fırsatları belli başlı birkaç sektör ve şirket etrafında dönerken, dünyada ama özellikle ABD’de uzay da ciddi bir alan haline gelmeye başladı. Richard Branson’un sahibi olduğu ve halka açık Virgin Galactic Holdings bu yılın ikinci yarısında uzay turizmini başlatacağını iddia ediyor. Biletler de 250 bin dolar civarında olacak gibi. Elon Musk’ın şirketi SpaceX ise hedef olarak 2021 senesini göstermiş durumda. Henüz halka açık olmasa da şirket çalışanlarına verilen hisseler çoktan tezgah üstü piyasada işlem görür durumda.

Uzay madenciliği uzun süredir gündemde olan diğer bir konu. Yukarıda bahsettiğimiz çevre standartları sıkılaştıkça ve ender elementlere olan talep arttıkça uzay madenciliği daha önemli bir hale gelecek. Daha önemlisi Wall Street bu tür girişimleri hızlı bir şekilde finansallaştırarak sıradan yatırımcıların da ulaşmasına fırsat tanıyor. UFO kodu verilen bir borsa yatırım fonunun tüm yatırımları doğrudan veya dolaysız olarak uzayla ilgili şirketler. Böylece tek tek şirket bazında analiz yapmaktansa ki bildiğiniz bir sektör için bile bu kolay bir iş değil, sektörün tamamına bilanço riskini dağıtarak yatırım yapabiliyorsunuz.

Değişimin hızı şimdilik yavaş olabilir ancak aniden hızlanacağı için emniyet kemerinizi şimdiden takın.

]]>
Teoride Teori Ve Pratik Aynıdır, Pratikte İse Farklı https://www.fortuneturkey.com/teoride-teori-ve-pratik-aynidir-pratikte-ise-farkli-2 Wed, 15 Jan 2020 07:32:23 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421670321 Her yıl olduğu gibi bu sene de 2020 yılı beklentilerimi paylaşmak istiyorum. Ancak bu kez enstrüman bazında incelemek yerine önümüzdeki yıllarda öne çıkmasını beklediğim bir dinamiğe yoğunlaşacağım.

2010 yılında ünlü akademisyenler ve fon yöneticileri dönemin Fed Başkanı Ben Bernanke’ye bir mektup yazarak yol yakınken varlık alımlarından vaz geçmesini aksi takdirde doların değer kaybedeceğini ve enflasyonun çok yükselebileceğini belirtmişlerdi. Daha sonraki yıllarda ise enflasyon ve işsizlik oranı arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışan Phillips eğrisi baz alınarak düşen işsizlik oranının doğal sonucu olarak enflasyonun yükseleceği gündeme gelmişti. Beklentilerin her ikisi de gerçekleşmedi. Aslında Fed, BOJ gibi dünyanın en kuvvetli merkez bankalarının yıllardır enflasyon hedeflerini ıskaladıklarını göz önüne alırsak enflasyon dinamikleri kitaplarda yazıldığı gibi olmayabilir. Sevdiğim bir tespittir: Teoride teori ve pratik aynıdır, pratikte ise farklı. Ancak konumuz akademisyen ve analistlerin başarısız tahminlerinden ziyade üçüncü denemede enflasyonun ortaya çıkma riskinin olup olmadığı. Benim bu soruya cevabım “evet var”. Önce standart argümanlarla başlamak istiyorum. İşsizlik oranı son 10 yılların en düşük seviyesinde seyrederken yüzde 3 üzerine yerleşen ücret artışları da son 10 yılın en yüksek seviyesinde. Nitekim Fed ana gösterge kabul ettiği PCE’de bir türlü yüzde 2 üzerinde bir enflasyon seviyesi göremese de piyasaların takip ettiği diğer bir gösterge CPI yüzde 2.3 ile kriz sonrası en yüksek seviyesinde. Yani aslında enflasyon yok demekten ziyade henüz Fed’i korkutacak oranda yok diyebiliriz. Ben birkaç dinamiğin de enflasyonun önümüzdeki yıllarda gündeme gelmesini sağlayacağını düşünüyorum. Öncelikle emtia fiyatları ve finansal varlık fiyatları, yani hisse ve bono, makası çok açılmış durumda ve bu bana emtia fiyatlarında yükseliş göreceğimizi düşündürüyor. Özellikle gıda fiyatlarına da dikkat etmek gerek. Petrol fiyatlarını kontrol altında tutan ABD kaya petrolü üretiminde yorgunluk işaretleri görüyoruz. Sudi Arabistan’ın kırılganlığına ve bu kırılganlığın petrole olası etkisine değinmiyorum. İkinci bir kritik gelişme ABD-Çin arasında yaşanan ticaret savaşının tedarik zincirinde yer değiştirmeleri tetiklemiş olması. Şayet savaşın kısa sürede biteceğine inanıyorsanız kaygılanacak bir durum yok. Ancak benim gibi uzun vadeye yayılan bir savaş beklentisi içindeyseniz tedarik zinciri yer değiştirecek ve ideal bölgelerde olmak yerine “dost” ülkelere kayacak. Bu fiyatlamanın da ideal koşullardan ayrışması demek. Diğer bir gelişme “yeşil ekonomiye geçiş”. Bugün bir kömür şirketinin Batı piyasalarında borçlanması imkânsıza yakın diyebiliriz. Ancak kömüre dayalı sanayi değişim göstermiş değil. Veya IMO’nun 2020 sülfür regülasyonlarının devreye girmesi ile fiyatlamalarda yukarı yönlü bir değişim beklenebilir. Yeşil ekonomi etik ve geleceğimiz açısından doğru yön olsa bile ekonomik anlamda enflasyonist bir etki yaratabilir. Diğer yandan uzun süredir VC’lerin halka arz etme umudu ile internet bazlı şirketleri, örneğin paylaşım ekonomisine ait, fonladığını görüyoruz. Uber büyük karlar etmese de düşük fiyatlama stratejisi ile taksi sistemini fiyat kırmaya zorluyor. Ancak bu şirketler sonsuza kadar (aslında IPO’ya kadar) fonlan(a)mayacak ve bir noktada fiyatlarını kar elde edecekleri seviyelere yükseltmek zorunda kalacaklar. Global enflasyonun kontrolden çıkmasını beklemiyorum ama köşenin hemen ardından saklanıyor ve kendisini 2020 yılından itibaren göstermeye başlayacak.

]]>
Teoride Teori ve Pratik Aynıdır, Pratikte ise Farklı https://www.fortuneturkey.com/teoride-teori-ve-pratik-aynidir-pratikte-ise-farkli Thu, 02 Jan 2020 13:39:32 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421669947 Her yıl olduğu gibi bu sene de 2020 yılı beklentilerimi paylaşmak istiyorum. Ancak bu kez enstrüman bazında incelemek yerine önümüzdeki yıllarda öne çıkmasını beklediğim bir dinamiğe yoğunlaşacağım.

2010 YILINDA ünlü akademisyenler ve fon yöneticileri dönemin Fed Başkanı Ben Bernanke’ye bir mektup yazarak yol yakınken varlık alımlarından vaz geçmesini aksi takdirde doların değer kaybedeceğini ve enflasyonun çok yükselebileceğini belirtmişlerdi. Daha sonraki yıllarda ise enflasyon ve işsizlik oranı arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışan Phillips eğrisi baz alınarak düşen işsizlik oranının doğal sonucu olarak enflasyonun yükseleceği gündeme gelmişti. Beklentilerin her ikisi de gerçekleşmedi. Aslında Fed, BOJ gibi dünyanın en kuvvetli merkez bankalarının yıllardır enflasyon hedeflerini ıskaladıklarını göz önüne alırsak enflasyon dinamikleri kitaplarda yazıldığı gibi olmayabilir. Sevdiğim bir tespittir: Teoride teori ve pratik aynıdır, pratikte ise farklı. Ancak konumuz akademisyen ve analistlerin başarısız tahminlerinden ziyade üçüncü denemede enflasyonun ortaya çıkma riskinin olup olmadığı. Benim bu soruya cevabım “evet var”. Önce standart argümanlarla başlamak istiyorum. İşsizlik oranı son 10 yılların en düşük seviyesinde seyrederken yüzde 3 üzerine yerleşen ücret artışları da son 10 yılın en yüksek seviyesinde. Nitekim Fed ana gösterge kabul ettiği PCE’de bir türlü yüzde 2 üzerinde bir enflasyon seviyesi göremese de piyasaların takip ettiği diğer bir gösterge CPI yüzde 2.3 ile kriz sonrası en yüksek seviyesinde. Yani aslında enflasyon yok demekten ziyade henüz Fed’i korkutacak oranda yok diyebiliriz. Ben birkaç dinamiğin de enflasyonun önümüzdeki yıllarda gündeme gelmesini sağlayacağını düşünüyorum. Öncelikle emtia fiyatları ve finansal varlık fiyatları, yani hisse ve bono, makası çok açılmış durumda ve bu bana emtia fiyatlarında yükseliş göreceğimizi düşündürüyor. Özellikle gıda fiyatlarına da dikkat etmek gerek. Petrol fiyatlarını kontrol altında tutan ABD kaya petrolü üretiminde yorgunluk işaretleri görüyoruz. Sudi Arabistan’ın kırılganlığına ve bu kırılganlığın petrole olası etkisine değinmiyorum. İkinci bir kritik gelişme ABD-Çin arasında yaşanan ticaret savaşının tedarik zincirinde yer değiştirmeleri tetiklemiş olması. Şayet savaşın kısa sürede biteceğine inanıyorsanız kaygılanacak bir durum yok. Ancak benim gibi uzun vadeye yayılan bir savaş beklentisi içindeyseniz tedarik zinciri yer değiştirecek ve ideal bölgelerde olmak yerine “dost” ülkelere kayacak. Bu fiyatlamanın da ideal koşullardan ayrışması demek. Diğer bir gelişme “yeşil ekonomiye geçiş”. Bugün bir kömür şirketinin Batı piyasalarında borçlanması imkânsıza yakın diyebiliriz. Ancak kömüre dayalı sanayi değişim göstermiş değil. Veya IMO’nun 2020 sülfür regülasyonlarının devreye girmesi ile fiyatlamalarda yukarı yönlü bir değişim beklenebilir. Yeşil ekonomi etik ve geleceğimiz açısından doğru yön olsa bile ekonomik anlamda enflasyonist bir etki yaratabilir. Diğer yandan uzun süredir VC’lerin halka arz etme umudu ile internet bazlı şirketleri, örneğin paylaşım ekonomisine ait, fonladığını görüyoruz. Uber büyük karlar etmese de düşük fiyatlama stratejisi ile taksi sistemini fiyat kırmaya zorluyor. Ancak bu şirketler sonsuza kadar (aslında IPO’ya kadar) fonlan(a)mayacak ve bir noktada fiyatlarını kar elde edecekleri seviyelere yükseltmek zorunda kalacaklar. Global enflasyonun kontrolden çıkmasını beklemiyorum ama köşenin hemen ardından saklanıyor ve kendisini 2020 yılından itibaren göstermeye başlayacak.

]]>
Tarihin Akışı https://www.fortuneturkey.com/tarihin-akisi Tue, 24 Dec 2019 07:49:07 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421669596 “Tarih vardır Tolstoy’un hayal ettiği gibi; içinde çarların ve generallerin bile fırtına önünde bir yaprak gibi sürüklendiği, ağır ağır hareket eden, devasa bir hava sistemi. Ve bir de Hollywood’un hayal ettiği tarih vardır; çarın doğru veya generalin hatalı adımı ile her şeyin değişebildiği tek satırlık bir hikaye. İçten içe hepimiz Hollywood insanıyız. “Eğer” senaryoları yaratmayı severiz-eger X hiç olmasaydı, eğer Y olmus olsaydı?- çünkü kişisel kararların fark yaratacağına inanmak isteriz: böylece X veya Y olmasa tarih tamamen farklı bir yol izleyebilirdi… Hepimiz birer unsur (etken) olduğumuzdan unsurların etkin olmasından çıkarımız vardır.” Louis Menand

Stiglitz Fukuyama’nın ünlü makalesine (sonra kitaplaştırdı) atıfta bulunarak Neoliberalizmin Sonu ve Tarihin Yeniden Doğuşu başlıklı bir makale yayınladı. Makaleye baz olan pek çok bölgede gerçekleşen gösterilere ek olarak (Fransa, İspanya, Lübnan, Irak, Arjantin, Şili, Hong Kong vs) son 1 hafta içinde Bolivya ve İran’da yaşananlardan sonra ben de amatör bir merakla tarihin neresinde olduğumuzu paylaşmak istiyorum. Olan biteni açıklamanın 3 yolu var gibi görünüyor. Komplo teorileri (Rothschild’lar, Rocekfeller’lar  falan filan), kapitalizm, neoliberalizim, başarısı tartışmaya açık para politikaları (QE, sıfır faizler vs) üzerinden gitmek ve son olarak tarihin akışı ve bunu modellemeye çalışmak. ABD ve Avrupa’nın kurup kurallarını koyduğu dönemin sonunda veya uç bir noktada olabilir miyiz? Tarihi döngüler içinde inceleyen isimlerden birisi olan Prof Peter Turchin. Sosyal stabiliteyi bozma potansiyeline sahip 4 dinamik paylaşıyor. İşgücü arzı talebini aştığı ve gelirin düştüğü bir ortam. ABD için tam geçerli olmasa da dünyanın pek çok köşesinde var olan ve robotik teknoloji ile artması beklenen bir durum. Göçmen krizini de bu dinamiklere ekleyebiliriz, 2. Dünya Savaşı sonrası en büyük göç hareketi yaşanıyor. İkinci dinamik ise elitler arasında mücadele (ABD güzel bir örnek). Üçüncü dinamik devlet yapısının zayıflaması (Venezuela örneği). Ve son olarak dış dinamikler. Eski Yunanda “politik döngü” anlamına gelen Anacyclosis modelinde demokrasi ulaşılan son aşama değil. Politik döngünün duraklarından bir tanesi. Demokrasi, oligarşi, popülizm, halk hareketleri birbirini takip eden ve asılında birbirini yaratan dinamikler. Bu noktada Fukuyama’nın tezi tekrar okunabilir.

ABD’yi genel bir fikir vermesi için kullanacağım. Tabloda gördüğünüz üzere ücretlerin GDP içinde payı azalıyor. Bu gelir eşitsizliğini tetiklediği gibi orta ve alt gelirli kesimlerin kazançlarının yıllar itibarı ile sabit kalması da demek. Üst gelir grubu büyürken kendi içinde yapısı da değişiyor. 20 yıl önce dev ABD şirketleri denildiğinde bankalar, petrol ve otomotiv şirketleri akla gelirdi. Bugün ise en büyükler listesini teknoloji şirketleri oluşturuyor. Artan “elit” sayısı elitler arasında da bir kavga demek. NYC ve Silikon Vadisi arasında bir güç kavgası. Ancak yukarıda bu çekişme olurken popülizm kitleleri kendisine çağırıyor. Avrupa’da her seçimin ardından eskiden uçta olan bir partinin koalisyon ortağı olacak oy sayısına sahip olduğunu okuyoruz. Normalde, örneğin 1945’ten sonra, elitler kitlelerdeki rahatsızlığı kendilerine desteğe çevirmek için sistemi reforme ediyorlar. Refah devleti, azınlık ve kadın haklarında iyileşme vs. tabii SSCB gibi bir tehdidin de rolünü küçümsememek gerek. Bugün ise faizler tarihin en düşük seviyesinde, gelir eşitsizlik eski rekorlara doğru gidiyor, devletler yüksek oranda borçlu, merkez bankaları bilançoları trilyon dolarlarla ifade edilir halde, katma değer sağlayan pozisyonlar azalıyor, eğitimin maliyeti ve kaldıracı düşüyor. İklim krizini de eklediğimizde global ekonomik istemin ufak tefek düzeltmelerle normalleşmesi zor görünüyor.

]]>
Ördek Gibi Yürüyor, Vaklıyor Ördek Değil https://www.fortuneturkey.com/ordek-gibi-yuruyor-vakliyor-ordek-degil Thu, 07 Nov 2019 07:25:53 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421668121 Başkan Powell yaşanan repo krizinin ardından Fed’in yeniden varlık alımlarına (QE) başlayacağını açıkladı ve ısrarla bunun daha önceki varlık alımları ile benzer bir statüde olmadığını vurguladı. “QE olmayan QE” konusuna biraz daha girmek istiyorum. Daha önceki makalelerimde değinmiş olmama rağmen kısa bir özetin faydalı olacağını düşünüyorum.  “İkinci nokta ise bilanço para politikası arasındaki ilişki. Bankacılık sisteminin kitaplarda veya çoğu yorumda okuduğumuzu gibi kredi yaratmak için mevduata ihtiyacı olmadığını (ilişkinin aslında tam aksi olduğunu) detaylı olarak tartışmıştık. Yani Para Çarpanı gibi teoriler çoktan kadük durumda.  Bu konuda rezervlerin rolü mevduattan çok daha önemli. Ve aynı zamanda sistemin kapalı olduğunu dolayısı ile çok özel bazı gelişmeler dışında (örneğin kağıt paraya talebin artması, MB’nin varlıklarını küçültme kararı, hükümetin MB mevduatını artırması ) rezervlerin azalması mümkün değil. Bir banka tuttuğu rezervi azaltabilir ancak sistemin genelinde bir daralma sadece önceki cümlede belirttiğim koşullarla gerçekleşebilir. Rezerv miktarının çok yüksek olması kredi talebinin patlaması gibi bir durumda bankacılık sistemin hiç zorlanmadan kredi verebilmesi anlamına geliyor. Fakat bu noktada da sermaye oranları vs gibi düzenlemeler aracılığı ile sistemi kontrol altına almak çok zor değil.”  Bahsettiğim özel dinamiklerin üçü de bugün mevcut(tu çünkü Fed bilançoyu küçültmeyi bıraktı). Fed bu kez bilançonun aktiflerini büyütme veya piyasada oranları düşürme hedefi ile varlık alımları yapmayacak. Yükümlülüklerinde yaşanan değişikliklerin rezervler üzerinde etkisini nötralize etmek için varlık alımı yapacak.

Peki rezervler neden bu kadar önemli hale geldi? Bankalar günün sonunda işlemlerinin takası için likiditeye ihtiyaç duyuyor. Bu cümledeki “günün sonu” vurgusu önemli zira devamlı likidite tutmak yerine günün sonunda bulunan likidite sorunlarını çözüyor. Bu likiditeyi de bankalar arası piyasadan veya Fed sayesinde bulmak mümkün. Ancak daha önce de yazdığım gibi 2008 krizi sonrası özellikle Fed Fund piyasası çok illikit bir hale dönüştü zira sistemde trilyonlarca dolarlık rezerv zaten yüklenmişti ve gerektiğinde bankalar tarafından alınıp satılıyordu. Ancak 2 dinamik bu işleyişin bozulmasına neden oldu. Biri FED’in bilançosunu küçültmesi, doğrudan rezerv miktarının azalmasına neden oldu, diğeri ise regülasyonlar (Basel), rezervlerin nasıl kullanıldığını etkiledi. Bankalara 2 temel likidite şartı getirildi. İlki liquidity coverage ratio , bu oran kısa vadeli yükümlülüklerin yerine getirilmesi için tutmanız gereken yüksek kalitede likit varlıkların miktarını belirliyor. Yüksek kalitede likit varlıkların başında da a- ABD tahvilleri b-rezervler geliyor.  İkincisi ise “resolution liquidity adequacy and positioning” ki bu özellikle global sistemik öneme sahip bankalar açısından kritik bir değişiklik oldu. Buna göre söz konusu bankalar (kabaca) piyasaya başvurmaksızın 30 günlük likiditeye sahip olmalı. Böylece bir kriz anından merkez bankaları dahil herkes daha soğuk kanlı hareket edebilecek.

Ancak tahmin edebileceğiniz gibi bu önlem girişte bahsettiğim “kapanış anında bulunması gereken likidite” uygulamasından farklı olarak günün her anında tutulması gereken bir likidite tipi. Dolayısı ile bankalar ellerindeki likiditeyi çevirmek yerine ellerinde tutmayı tercih etmeye başladı. Normalde repo piyasasını “ fonlayan” bankalardan JPM’in piyasanın dışında olmasının önemli bir nedeni bu. ABD hazinesi borçlanarak likit varlık miktarını artırıyor olmasına rağmen bir dönem UST stoklarında da sorun yaşadık ancak ana fiyatlamalara yansımadığından çoğunluk haberdar değildi.

Fed daha önce uzun vadeli tahvilleri alarak 1- getirileri düşürmeyi 2- kişi ve kurumların portföy yapılarını değiştirmeye çalışıyordu ve bu açıdan da başarılı oldu. Ancak kısa vadeli bono alımları böyle bir etki yaratmayacağından gerçek bir QE ile karşı karşıya değiliz. Kritik bir nokta piyasanın neden elindeki bonoları Fed’e satmak isteyeceği olabilir.

]]>
Hani Ortalığı Likidite Basmıştı? https://www.fortuneturkey.com/hani-ortaligi-likidite-basmisti-2 Thu, 31 Oct 2019 07:14:01 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421667780 Son haftalarda piyasalarda süregelen “likidite sorunu ve repo oranlarında yükseliş” konusu mutlaka dikkatinizi çekmiştir. ECB’nin yeniden varlık alımlarına (QE) başladığı, herkesin PBOC’den gelen likiditeden bahsettiği ,Fed’in faizleri düşürdüğü bir ortamda nasıl oluyor da likidite ve yüksek faiz sorunu yaşanabiliyor?

Eski günlerde, yani 2008 krizi öncesinde Fed efektif oranın kontrolünü (yani fazla rezerve sahip bankaların borçlanma ihtiyacı olan bankalara O/N sağladığı fonlamanın fiyatı) sisteme rezerv ekleyerek veya çıkartarak sağlıyordu. Hedef oran ve piyasada gerçekleşen oran arasından farklar olsa da merkez bankasının başarısız olarak nitelendirilmesini gerektiren tavan oran üstü zıplamalar pek söz konusu olmuyordu. 2007 yılında ıskonto oranı 6.25% , Fed faizleri 5.25% ve rezervlere verilen faiz 0%’dı. Pratikte hiçbir banka FED’den 6.25% ile borçlanabilecekken bir başka bankadan 6.26%’dan borçlanmayacağı için bu tavanı oluşturuyordu. Regülasyonların şart koştuğu minimum rezervin üzerinde rezerv tutan bir banka fırsat maliyetini kaybettiği için 5.25% seviyesinin altında satış yapmak istemiyordu.

2008 krizinin ardından FED hala para basmak diye anlatılan (dikkat ederseniz “para basmaya devam eden” Japonya ve Euro Bölgesi endeksleri zirvelerinden çok uzakta, “para basmayı” kesen ABD’de ise yeni zirve yapılmak üzere…? ) QE operasyonları neticesinde sisteme çok büyük oranda rezerv yükledi. Bu durumda yukarıdaki yöntemin kullanılması ile faizleri kontrol etmenin imkanı pek kalmadı ve bugünkü sisteme geçtik. Fed oranların kontrolünü sağlamak için bir dönem 3.5 trilyon dolar civarında olan rezervlere faiz vermeye (IOER) başladı. Rezervlere verilen faiz  bankaların karşı taraftan talep edeceği minimum faiz olmalı. Zira efektif faiz daha düşük olursa banka parayı Fed’e IOER üzerinden vermeyi tercih edecektir. Yüksek olursa bankalar rezervlerde tuttukları parayı borç olarak vereceklerinden gelecek olan arz efektif faizi düşürecektir.

Faizlerin ilk artırıldığı dönemde efektif oran düzenli olarak IOER’ın altında kaldı ve rezervlerin fazlalığı nedeni ile aktif olarak borçlanılan bir Fed fonlama piyasası da söz konusu değildi. Ancak son dönemde artık bu ilişkinin kalıcı bir şekilde kırıldığını görüyoruz. Bankalar “rezervlerine aldıkları faizin üzerinde bir oranla rezerv borçlanmaya çalışıyor”. Bunun temel nedenlerinden biri ,ki Trump’ın haklı olması söz konusu, QT’nin yani bilanço küçültülmesinin gereğinden uzun tutularak fazla rezervlerin gereğinden fazla azaltılmış olması. Daha önce yüksek rezerv miktarı nedeni ile IOER tavan görevi görürken artık tabana dönüşmüş durumda. Regülasyonlar neticesinde bankaların tutması gereken likit varlıklar var ve rezervler bazı teknik nedenlerle ABD tahvillerinden bile daha fazla talep görüyor. Yabancı bankalar dolar likiditesi için daha yüksek faiz ödemeye hazır, dolar tutan bankalar bu likiditeyi başka nedenlerden dolayı sağlamaktan imtina ediyor. Her sene var olan vergi ödemeleri vs’nin bu yıl sorun yaratmış olmasının temelinde yetersiz rezervler yatıyor.

Bu durumda asıl sorun faiz indirimlerinden ziyade likiditenin nasıl sağlanacağı. Bugüne kadar, son FOMC toplantısında da olduğu gibi, Fed IOER’de ince  ayar politikası güttü (teoride paranın piyasaya gelerek faizi düşürmesi sağlanır) ancak bunun yetersiz olduğu çok açık. Sorunu çözecek olan iki alternatiften ilki hazine tahvillerinin rezervlere benzer şekilde kullanımını sağlayacak bir repo penceresi veya bu kez Fed’in yükümlülüklerini takip eden yeni bir varlık alımı (QE) programı olacaktır. İkinci alternatifin tamamen hatalı anlaşılarak yeni bir coşku dalgası yaratması da hiç şaşırtıcı olmaz.

]]>
FED Bilançosu Üzerine https://www.fortuneturkey.com/fed-bilancosu-uzerine Wed, 09 Oct 2019 07:50:13 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421667104 2016 içinde birkaç kez FED’in düşük seviyelerden faydalanarak bilançosunu küçültme yoluna girmesi düşüncesini paylaşmıştım. 1.5%li seviyeler FED’in zarar etmeyeceği seviyeler olduğu gibi piyasada UST talebinin de yüksek olduğu seviyelerdi. Hafta içinde FED yayınladığı stratejide belirgin bir oranda faiz artışı gerçekleştikten sonra bilançosunun küçülteceği görüşünü yeniledi. Temelde bilançosu FED açısından hem para politikasının seyri hem de bir noktada siyasetle ilişkisi açısından önemli olacak.Bankalar FED’de yaklaşık 2.15tr dolar rezerv tutuyor ve FED bu miktara faiz ödüyor. 0.25 veya 0.50% civarında sorun olmayacak bu ödeme faizler 1 veya üzerine çıktığında siyaset veya vergi verenler tarafından devletten bankacılık sistemine bir aktarım olarak görülecek ve savunulması giderek zor hale gelecektir.

İkinci nokta ise bilanço para politikası arasındaki ilişki. Bankacılık sisteminin kitaplarda veya çoğu yorumda okuduğumuzu gibi kredi yaratmak için mevduata ihtiyacı olmadığını (ilişkinin aslında tam aksi olduğunu) detaylı olarak tartışmıştık. Yani Para Çarpanı gibi teoriler çoktan kadük durumda.  Bu konuda rezervlerin rolü mevduattan çok daha önemli. Ve aynı zamanda sistemin kapalı olduğunu dolayısı ile çok spesifik bazı gelişmeler dışında (örneğin kağıt paraya talebin artması, MB’nin varlıklarını küçültme kararı, hükümetin MB mevduatını artırması ) rezervlerin azalması mümkün değil. Bir banka tuttuğu rezervi azaltabilir ancak sistemin genelinde bir daralma sadece önceki cümlede belirttiğim koşullarla gerçekleşebilir. Rezerv miktarının çok yüksek olması kredi talebinin patlaması gibi bir durumda bankacılık sistemin hiç zorlanmadan kredi verebilmesi anlamına geliyor. Fakat bu noktada da sermaye oranları vs gibi düzenlemeler aracılığı ile sistemi kontrol altına almak çok zor değil.

Yukarıda FED bilançosunda bulunan varlıkların oranlarını görebilirsiniz. FRED’i kullanarak oluşturduğum bu tabloda en yüksek pay 1-5 yıl arası vadelere sahip bonolarda olurken 5-10 yıllık vadelilerin payı azalmış. 91 gün-1 yıl vadeli menkullerin payı ise yaklaşık 6.7% civarında. QE nedeni ile yapının nasıl değiştiğini görebilmeniz için 2005 yılından başlayarak çektim. Ancak tek değişiklik pre-post QE yapısında olmamış. Dikkat ederseniz 2013’ten sonra da vade yapısında değişiklik yaşanmış ve ağırlık 5-10 yıllık paketten 1-5 ve 91-1y paketlerine kaydırılmış. Ben piyasaya verilen desteğin büyüklükle ölçülmesi gerektiğini düşünenlerdenim ancak vade yapısını da dikkate almamız gerektiğini zira FED’in itfası gelen varlıkları yeniden değerlendirme politikası bittiğinde portföyün daha hızlı daralacağını söyleyen görüş de kesinlikle dikkate alınmalı.

Eski FED başkanı Ben Bernanke önceki günlerde konuyu değerlendiren bir yazıyı bloğunda paylaştı : https://www.brookings.edu/blog/ben-bernanke/2017/01/26/shrinking-the-feds-balance-sheet/ . Bir tapering paniğinin önlenmesi için bilançonun faiz artışlarından çok daha sonra ve pasif olarak küçültülmesi gerektiğini (böylece faiz tartışmasına ek olarak FED’in bilançosunu nasıl aktif olarak yöneteceği belirsizliğini yaratmamış olur) söylüyor. Faiz artışlarından sonra olma nedeni getirilerde olası bir panik yükselişine müdahale edecek imkanı olması arzusu olabilir. Pasif daralmadan bahsettiğimizde ise önceki paragraftaki vade yapısı önem kazanıyor. Ancak yazının bence ilginç/önemli olan bölümü FED bilançosunun ne büyüklükte olması gerektiğini tartıştığı kısım . Basit olarak bir MB bilançosunda Varlıklar bölümünün altında hazine tahvilleri Yükümlülüklerinde ise yukarıda bahsi geçen Rezervler, dolaşımdaki para ve Kamu mevduatı bulunur diyebiliriz.

Şimdi yukarıdaki grafiğe bakalım. 2003-2008 döneminde FED varlıkları (sarı) ve dolaşımda bulunan cash miktarını görüyorsunuz. Birebire yakın oranda diyebiliriz. 3. Ekte ise iki kalem arasındaki farkı paylaşıyorum. 2008 öncesi sıfıra yakın hareket eden spread şu anda 3 trilyon dolara ulaşmış durumda. Ve bu fark cash miktarının da neredeyse *2 olup 1.5 trilyona ulaştığı bir dönemde.

Yukarıdaki grafikte ise iki kalem arasındaki farkı paylaşıyorum. 2008 öncesi sıfıra yakın hareket eden spread şu anda 3 trilyon dolara ulaşmış durumda. Ve bu fark cash miktarının da neredeyse *2 olup 1.5 trilyona ulaştığı bir dönemde.

Bernanke bu artışa dikkat çekerek bilançoyu küçültmek için aceleye gerek olmadığını zira kamunun nakit talebinin bir noktada bilançoyu yakalayacağını söylüyor. Aynı zamanda büyüyen ekonomi, bankacılık sistemi ve faiz tabanının korunması için de tutulması gereken min rezerv miktarı göze alındığında zaman sorunu çözer görüşünde.

FED’in baskılar ve ekonomik realiteye uygun olarak bilançosunu küçülteceğini var sayalım. Böyle bir adım ciddi bir şok yaratırsa yapabileceği iki temel hareket var. 1- sona erdiğini açıkladığı (küçültme kararına paralel) yeniden yatırım stratejisini tekrar başlatmak ve küçülmeyi durdurmak 2- daha zayıf ihtimalle faiz indirmek.  Peki pasif bir daralma kararı “şok” yaratabilir mi? Muhtemelen bu konu sene içinde çok sık tartışılacağından bir şok yaratmayacaktır. Ancak FED alımları ve piyasa alımları arasındaki farka dikkat etmek gerekiyor (Koo da son makalesinde bundan bahsediyor).  ABD tahvilleri öze sektörün elinde bulunduğunda itfa eden bir tahvil basit olarak yeni bir ihraçla yer değiştiriyor. Yani bu işlem özelinde faizlerin yukarı gitmesi için bir neden yok. Ancak FED’in elinde tuttuğu bir tahvilin itfası geldiğinde açığa çıkan, yani FED’e ödenen, para yeni ihraç edilen bonolara gidiyor olmayacak. Bu da özel sektöre satılacak bonoların bu kez arz artışı anlamına gelmesi demek ki kendi içinde faizlerin yükselmesi demek.  

]]>
Hani Ortalığı Likidite Basmıştı? https://www.fortuneturkey.com/hani-ortaligi-likidite-basmisti Wed, 09 Oct 2019 07:31:25 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421667097 Son haftalarda piyasalarda süregelen “likidite sorunu ve repo oranlarında yükseliş” konusu mutlaka dikkatinizi çekmiştir. ECB’nin yeniden varlık alımlarına (QE) başladığı, herkesin PBOC’den gelen likiditeden bahsettiği ,Fed’in faizleri düşürdüğü bir ortamda nasıl oluyor da likidite ve yüksek faiz sorunu yaşanabiliyor?

Eski günlerde, yani 2008 krizi öncesinde Fed efektif oranın kontrolünü (yani fazla rezerve sahip bankaların borçlanma ihtiyacı olan bankalara O/N sağladığı fonlamanın fiyatı) sisteme rezerv ekleyerek veya çıkartarak sağlıyordu. Hedef oran ve piyasada gerçekleşen oran arasından farklar olsa da merkez bankasının başarısız olarak nitelendirilmesini gerektiren tavan oran üstü zıplamalar pek söz konusu olmuyordu. 2007 yılında ıskonto oranı 6.25% , Fed faizleri 5.25% ve rezervlere verilen faiz 0%’dı. Pratikte hiçbir banka FED’den 6.25% ile borçlanabilecekken bir başka bankadan 6.26%’dan borçlanmayacağı için bu tavanı oluşturuyordu. Regülasyonların şart koştuğu minimum rezervin üzerinde rezerv tutan bir banka fırsat maliyetini kaybettiği için 5.25% seviyesinin altında satış yapmak istemiyordu.

2008 krizinin ardından FED hala para basmak diye anlatılan (dikkat ederseniz “para basmaya devam eden” Japonya ve Euro Bölgesi endeksleri zirvelerinden çok uzakta, “para basmayı” kesen ABD’de ise yeni zirve yapılmak üzere…? ) QE operasyonları neticesinde sisteme çok büyük oranda rezerv yükledi. Bu durumda yukarıdaki yöntemin kullanılması ile faizleri kontrol etmenin imkanı pek kalmadı ve bugünkü sisteme geçtik. Fed oranların kontrolünü sağlamak için bir dönem 3.5 trilyon dolar civarında olan rezervlere faiz vermeye (IOER) başladı. Rezervlere verilen faiz bankaların karşı taraftan talep edeceği minimum faiz olmalı. Zira efektif faiz daha düşük olursa banka parayı Fed’e IOER üzerinden vermeyi tercih edecektir. Yüksek olursa bankalar rezervlerde tuttukları parayı borç olarak vereceklerinden gelecek olan arz efektif faizi düşürecektir.

Faizlerin ilk artırıldığı dönemde efektif oran düzenli olarak IOER’ın altında kaldı ve rezervlerin fazlalığı nedeni ile aktif olarak borçlanılan bir Fed fonlama piyasası da söz konusu değildi. Ancak son dönemde artık bu ilişkinin kalıcı bir şekilde kırıldığını görüyoruz. Bankalar “rezervlerine aldıkları faizin üzerinde bir oranla rezerv borçlanmaya çalışıyor”. Bunun temel nedenlerinden biri ,ki Trump’ın haklı olması söz konusu, QT’nin yani bilanço küçültülmesinin gereğinden uzun tutularak fazla rezervlerin gereğinden fazla azaltılmış olması. Daha önce yüksek rezerv miktarı nedeni ile IOER tavan görevi görürken artık tabana dönüşmüş durumda. Regülasyonlar neticesinde bankaların tutması gereken likit varlıklar var ve rezervler bazı teknik nedenlerle ABD tahvillerinden bile daha fazla talep görüyor. Yabancı bankalar dolar likiditesi için daha yüksek faiz ödemeye hazır, dolar tutan bankalar bu likiditeyi başka nedenlerden dolayı sağlamaktan imtina ediyor. Her sene var olan vergi ödemeleri vs’nin bu yıl sorun yaratmış olmasının temelinde yetersiz rezervler yatıyor.

Bu durumda asıl sorun faiz indirimlerinden ziyade likiditenin nasıl sağlanacağı. Bugüne kadar, son FOMC toplantısında da olduğu gibi, Fed IOER’de ince ayar politikası güttü (teoride paranın piyasaya gelerek faizi düşürmesi sağlanır) ancak bunun yetersiz olduğu çok açık. Sorunu çözecek olan iki alternatiften ilki hazine tahvillerinin rezervlere benzer şekilde kullanımını sağlayacak bir repo penceresi veya bu kez Fed’in yükümlülüklerini takip eden yeni bir varlık alımı (QE) programı olacaktır. İkinci alternatifin tamamen hatalı anlaşılarak yeni bir coşku dalgası yaratması da hiç şaşırtıcı olmaz.

]]>
Libra- Özgürlük, Denge veya Fantezi https://www.fortuneturkey.com/libra-ozgurluk-denge-veya-fantezi Wed, 10 Jul 2019 13:26:51 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421664163 Nihayet Facebook Libra projesinin sunuş belgesi açıkladı. Daha önce piyasaya sızan bilgilere benzer açıklamalar var ama konuya vakıf olmayanlar için  ama adım adım gidelim.

ÖNCELIKLE AMAÇ sistem dışında kalmış olan 1.7 milyar insanı sisteme çekmek olarak açıklansa da Libra’nın her türlü ortamda kullanılmasının hedeflendiği anlaşılıyor. Cari kriptoparaların da benzer bir misyonu olduğuna değinildikten sonra volatilite ve ölçeklenebilirlik sorunları nedeni ile değişim ve değer özelliklerine sahip olmadıkları iddia ediliyor… Facebook’un amacı şövalyece olsa da unutmamak gerekiyor ki söz konusu 1.7 milyar insanın önemli bir kısmı herhangi bir tasarrufu olmadığı için de bankacılık sistemini kullanamıyor. İşlem yapacak paranız yoksa işlem yapmak için alt yapıya erişiminiz olması fazla bir anlam ifade etmeyecektir. Libra herkese açık ve daha verimli bir kripto para olabilmek için 3 bacağa sahip:

• Bir blockchain üzerine inşa ediliyor

• İçsel değere (intrinsic value) sahip olması için bir rezerv fonu ile destekleniyor (bu konuyu aşağıda detaylı tartışacağım)

• Bağımsız Libra Association tarafından yönetiliyor.

 ARKASI SAĞLAM MI? Devam etmeden önce içsel değer kavramını tartışmak gerekiyor. Sunuş belgesinde şu cümle dikkatimi çekti “Adaptasyon oranını yüksek tutmak amacı ile Libra’nın bugünkü değerini yarınki ve gelecekteki değerine yakın olacak şekilde tasarladık. Avrupa’da yaşayan bir tüketici bugün aldığı kahvenin fiyatının yarın ki fiyatına yakın olduğunu bileceği gibi Libra taşıyan bit tüketici de zaman içinde kurun stabil olacağını bilecek.” Farklı görüşler olsa da ana görüş Altının bir içsel değeri yani kendine özgü bir değer olduğunu kağıt paranın ise olmadığıdır. Kısaca “ Fiat (kağıt) paranın içsel değeri yoktur ve kasada duran bir varlığı temsil etmez. St. Louis FED” . Libra  ise “bir yerde bir kasada” varlıklara sahip olduğundan içsel değere sahip olduğu iddiasında. Peki bu kasanın içinde neler var? Yatırımcılar ve kullanıcılar tarafından sağlanan fiat/kağıt para düşük volatiliteli varlıklarda yani banka mevduatı ve ratingi yüksek, riski düşük ve enflasyon tehlikesi olmayan devlet tahvillerine yatırılacak. Görünen o ki buradan oluşacak gelir önce giderlerin karşılanmasında kullanılacak  geriye kalan miktar ise proje yatırımcılarına katılımları oranında temettü olarak dağıtılacak. Libra alıcıları geldiğinde rezevler büyüyecek çıkış olduğunda ise rezevler küçülecek. Bu hali ile bir para kurulu örneğin- Hong Kong misali çalışan bir sistem söz konusu. Ancak eklemek gerek Libra bir çıpa değil, az dalgalanan bir para birimi olarak dizayn edilmiş. Bu hali ile, dünya para sistemine yönelik, benim gibi paranoyalarınız yoksa, sıradan bir paraya oranla daha öne çıkabilir ve aslında teorik olarak fiattan Libra’ya bir kaymaya da neden olabilir (Bu konuda Hayek’in çalışmaları önemli bir kaynaktır). Ki büyük bir kayma aslında bugün yaşadığımız likit ve kaliteli bono sorununun artmasına neden olacak bir gelişme anlamına gelir. Ama bunu tartışmak için henüz erken. Öte yandan banka faizlerinin ve bono getirilerinin yüksek olduğu bir ortam düşünelim. Bu durumda FB ve proje ortakları bir süre sonra çok ciddi getirisi olan bir fonu ellerinde tutuyor olacak ki yine regülatörler açısından ilginç bir nokta. Nitekim FED’in bankaların fazla rezervine verdiği faiz de eleştirilen bir konu. Rezervde bulunan varlıkların “miktarı” günün sonunda ilgili merkez bankası politikalarına bağlı olduğu için Altın gibi kontrolü mümkün olmayan bir varlıktan kaynaklanan bir “içsel değer” yine söz konusu değil. Bitcoin’de sınırlı arz nedeni ile içsel değer olduğu varsayımı bu konuda piyasada daha baskın olacaktır. Deflasyonist bir yapısı olmadığı için günlük kullanım açısından ise çok daha avantajlı olabilir. Yerim sınırlı olduğundan bir sonraki sayıda devam edeceğim.

]]>
Doğan Görünümlü Şahin https://www.fortuneturkey.com/dogan-gorunumlu-sahin Wed, 19 Jun 2019 07:25:38 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421663355 Son gelişmeler ışığında ABD-Çin arasındaki gerginliğin basit bir ticaret sorunu olmadığı tespitini yapmak yerinde olacaktır.

Pek çok analistin de dikkat çektiği üzere ABD ticaret ile sınırlı olmayan bir strateji güdüyor. WTO’ya kabulünden sonra ticaretini sistem içinde ama ideolojik olarak da dışında yürüten Çin 2. Dünya Savaşı sonrası ABD tarafından kurulan düzeni kullanarak ABD aleyhine yükseliyor. Bu yükselişin önünü kesmek ve 1- Çin’i tedarik zincirindeki kritik konumundan etmek 2-Çin’in yerel şirketlere sağladığı destekleri azaltmak 3-teknoloji transferini ve yatırımları zorlaştırmak ve nihayet 4- ticaret açığını azaltmak üzere agresif bir ABD ile karşı karşıyayız. Bu daha önce Japonya ile yaşanan gerginliğe benzese de günün sonunda Japonya Batı ittifakının için ve zenginleşmesini tamamlamış bir ülkeydi. Çin ise hem ittifak dışında hem de ekonomisi çok büyümüş olsa da hane halkı zengin değil. Peki, ABD açısından sadece ticaretle sınırlı bakarsak bu kavga ne anlama geliyor. Önce vergi artışları enflasyonu ateşler görüşüne bakalım. Doğru, mantıklı ama biraz fazla kitabi olabilir. Nitekim geçen yılın son çeyreğinde devreye girmiş bulunan gümrük vergilerinin enflasyona yansıması pek olmadı. Bu beklentinin enflasyon verisine yansımamasının birkaç nedeni olduğunu söyleyebiliriz ama önce kitabın ilk bölümünde bu konunun nasıl anlatıldığına bir bakalım. 

Klasik bir arz talep grafiği görüyorsunuz. Çin’den gelen ürünlere yüzde 10 (ve şimdi yüzde 25) vergi getirildiğinde fiyat yükselir (P0’dan Pt’ye), arz eğrisi yukarı hareketlenir ve arz ile talep daha düşük bir seviyede kesişir (Q0’dan Qt’ye). Genel yorumlar da bu basit denklemin üzerinden gidiyor. Peki, neden yüzde 10’luk artışın etkisini üzerinden birkaç ay geçmiş olmasına rağmen görmedik. Her şeyden önce çok sayıda üründen bahsediyoruz ve bu her bir ürünün kendi arz ve talep dinamiğine (yani grafikte gördüğünün eğrilerin farklı eğimlere vs) sahip olması anlamına geliyor. 

Ticaret savaşı ilk gündeme geldiğinde de paylaşmıştım, özellikle yüksek kâr marjına sahip şirketler söz konusu gümrük vergisini biraz daha geçici olacağı var sayımı ile marjlardan fedakârlık ederek absorbe etti. Bu tip bir ürüne sahip olmayan şirketlerin, örneğin teknoloji dışı, bir kısmı ise Çin devletinin sübvansiyonu ile söz konusu artışı yansıtmamayı başardı. Diğer bir dinamik ise elbette kuvvetli dolar etkisi. Ve son olarak bilinçli yapıldığından şüpheliyim ama zamanlaması çok denk düşen vergi indirimleri şirketlerin artan maliyetlerden çok rahatlıkla göğüslemesine neden oldu. Toparlarsak sadece gümrük vergisi konusunda yaşanan gelişmelere bakarak bir sonuca ulaşmak doğru değil. Ben genel olarak enflasyonda bir yükseliş bekliyorum ancak sağlıklı olan ücretlerin baskısı ile ortaya çıkması olur. İkinci olarak Başkan Trump’ın “Gümrük vergisi uygulamadığımız bir ülkeden alım yaparak tüketici ve şirketler bu maliyetten kurtulabilir” beyanını değerlendirelim. Bu cümle Trump’ın hatalı veya bilinçli olarak tamamen Çin odaklı düşündüğünü gösteriyor. Zira şayet X ürününün daha pahalı hale getirir ve talebi düşürürseniz Çin’e verdiğiniz açığı daraltırsınız. Şayet tüketicinin X ürünü  menşei Çin’den pahalı, Japonya’dan daha ucuza alma opsiyonu varsa sadece Çin ile olan ticaret açığı azalır ama ABD’nin nette ticaret açığı aynı kalmış olur. Ancak ABD’nin sorunu zaten ticaret kaleminden kaynaklanmıyor. Bretton Woods’un ortadan kalktığı günden bu yana ABD cari açık veren bir ülke ve dünyadaki (Çin+Almanya ve Japonya tarafından uygulanan politikalar neticesinde) tasarrufun yüzde 50’si ABD piyasalarına akıyor. Bu olduğu sürece ki devam edecek, ABD’nin total ticaret açığını daraltması mümkün değil. Zaten görünen o ki orta vadede “ticaret savası” başlığı altında çekişme devam edecek.

]]>