Kerem Özdemir – Fortune Turkey https://www.fortuneturkey.com Tue, 25 Feb 2020 07:55:02 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.3.2 Elektrikli Otomobilin Muhasebesi https://www.fortuneturkey.com/elektrikli-otomobilin-muhasebesi Tue, 25 Feb 2020 07:51:36 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421672229 Elektrikli araçlarda crossover ve SUV’nin tercih edilmesi, Türkiye’nin SUV ve sedan ile başlattığı elektrikli otomobil yolculuğunda model tercihinde sorun olmadığına işaret ediyor. Ancak KIA’nın 2025’te ulaşmak istediği yüzde 6,6’lık global Pazar payı için 25 milyar dolar harcamayı planlaması, konunun muhasebesini gözden geçirmeyi gerektiriyor.

Yerli elektriklinin 15 yılı planlandı TOGG CEO’su M. Gürcan Karakaş, “Dünyada ve Türkiye’de son 5 yılda en hızlı büyüyen ve gelecek 5 yılda en hızlı büyüyecek segment SUV. Bunun yanında Türk tüketicilerinin sahip olmayı en fazla istediği ancak yerli alternatifin yok denecek kadar az olduğu bu segmentin beğenilen bir marka oluşturmak için en uygun başlangıç olduğunu biliyoruz” şeklindeki sözleriyle SUV’nin potansiyeline doğru bir biçimde

2025’te ulaşmak istediği yüzde 6,6’lık global Pazar payı için 25 milyar dolar harcamayı planlaması, konunun muhasebesini gözden geçirmeyi gerektiriyor.

işaret ediyor. Karakaş, “Daha yola çıkarken 15 yıllık yol haritamızı adım adım planladık. Ortalama iş tecrübeleri 10 yılın üzerinde, işinin ehli, küresel tecrübesi olan, ağırlıklı mühendislerden kurulu bir ekip oluşturduk. Her geçen gün büyüyen ekibimiz 114 kişiye ulaştı. Çevik, hızlı kararlar alabilen bir organizasyon oluşturduk ve kullanıcı odaklı bir yaklaşım benimseyerek, her faaliyetimizde pazar ve kullanıcı beklentilerine kulak veriyoruz” derken TOBB Başkanı ve TOGG Yönetim

Kurulu Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, “Türkiye’nin Otomobili meydan okumadır. Türkiye’nin Otomobili teknolojik dönüşümdür, küresel markadır, 20 bin ilave istihdamdır, 7,5 milyar dolar daha az cari açıktır. Gayri safi milli hasılaya 50 milyar dolar katkıdır” şeklinde konuşuyor. 2030 yılına kadar fikri ve sınai mülkiyet hakları tamamen kendisine ait bir ortak e-platform üzerinde beş farklı model üretecek olan TOGG’un her iki tarafta da yapması gerekenler oldukça zorlu.

Yüzde 6,6 pazar payı için 25 milyar dolar 2025’e kadar 11 elektrikli araç üreterek global elektrikli araç pazarından yüzde 6,6 pay almayı hedefleyen KIA, buna yönelik Plan S stratejisi için 25 milyar dolar yatırım planlıyor. Plan S, elektrikli araç, mobil hizmetler, bağlanabilirlik ve otonom sürüş konularını kapsıyor. KIA bu strateji doğrultusunda 2025 yılına kadar 11 elektrikli model geliştirecek. Satışlarının yüzde 25’ini elektrikli araçlardan sağlar hale gelmeyi hedefleyen KIA, 2026 yılı itibariyle elektrikli araç pazarında yıllık 500 bin elektrikli araç satışını hedefliyor.

2021’de ortaya çıkacak ilk elektrikli araç crossover silüetinde olacak, tek bir şarj ile 500 kilometrenin üzerinde menzile ulaşacak ve 20 dakikanın altında hızlı şarj özelliğine sahip olacak. KIA, 2022’den itibaren SUV ve MPV’lerle elektrikli ürün gamını genişletecek.

Ariya Concept: Elektrikli SUV’de yeni tasarım felsefesi NISSAN’ın hem otomobil endüstrisi için dönüşüm zamanı hem de NISSAN için yeni bir dönem olarak adlandırarak Tüketici Elektroniği Fuarı’nda (CES) tanıttığı yüzde 100 elektrikli SUV aracı Ariya Concept, firmanın gelecekteki araçları hakkında fikir veriyor. Ariya Concept, “akıllı güç, akıllı sürüş ve akıllı entegrasyon” sloganı NISSAN Intelligent Mobility’de gelinen son noktayı temsil ediyor. Araç, yeni bir araç mimarisini, otomobillere nasıl güç verildiği ve otomobillerin toplumla nasıl etkileşime girdiği gibi teknik ve toplumsal arka plana odaklanırken g gelişmiş sürüş özelliklerine sahip bir elektrikli araçla ilgili de fikir veriyor. Ariya’nın dış bölümü, dinamik güzellik ile teknoloji arasında bir denge kurmaya odaklanırken şaşırtıcı derecede kısa sarkıtlar, geniş kabin, büyük tekerlekler ve iki renkli boya ile sportif ve lüksü birleştiren şık bir görünüm arayışı sergileniyor. Ön kısımda geleneksel ön panjurun yerini alan NISSAN’ın “shield” adlı paneli yer alıyor. Otomobil 21 inç alüminyum jantlarla geliyor ve çok eğimli C sütunları sayesinde arka kısım da geleneksel SUV’lerden farklı görünüyor. Ariya Concept ile NISSAN; elektrikli, otonom ve bağlantılı fonksiyonları birleştiren yeni bir dil ortaya çıkararak küresel pazarda öncü kimliği ile yer alan bir marka olmayı hedefliyor

]]>
Toplum 5.0’a Yolculuk https://www.fortuneturkey.com/toplum-5-0a-yolculuk Wed, 19 Feb 2020 10:47:43 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421672045 Cisco Türkiye Genel Müdürü Didem Duru’nun da bütün global şirketlerdeki gibi iş hedefleri var. Ancak bu hedefler, 1 milyon öğretmenin eğitilmesi gibi Türkiye’yi ileri götürecek Toplum 5.0 projelerine yönelmesine engel değil. 

Dijital dönüşümle ilgili garip bir ikilem söz konusu: Gereken insan kaynağına sahip değiliz ve yeni insan kaynağını yetiştirmek için işe kültürel dönüşümle başlamak gerekiyor. Ancak dijital-öncesi ya da analog dünyanın dikkat çekici bir atasözü, “Birini değiştirmek istiyorsan işe anneannesinden başla” diyor. Bu kendi içinde çözülmesi zor bir ikilem oluşturuyor. Cisco Türkiye Genel Müdürü Didem Duru bu ikilemi çözme konusunda iyi bir formül geliştiriyor olabilir.

Duru, bir yandan teknolojinin yarattığı yeni ihtiyaçları karşılamak için gerekli adımları atarken diğer yandan toplumsal dönüşümü bunun yanına koyarak etkiyi maksimize etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım aynı zamanda kültürel dönüşüm için çok fazla ihtiyaç duyulan anneanneyi de Duru’nun hizmetine veriyor. Cisco’nun köklü eğitim organizasyonu Cisco Network Akademisi Programı (CNAP) bu tatta bir platform sunuyor ancak Cisco bunun çok ötesinde bir atılım için kollarını sıvamış durumda.

Kasım 2019’da pilotu yapılan eğitim programı ile 1 milyon öğretmenin eğitilmesi için yola çıkılmış durumda. Bu, CNAP eğitimlerine göre çok ileri bir nokta. Türkiye’de 1999’dan bu yana faaliyet gösteren ve şu ana kadar yaklaşık 75 bin kişinin eğitim gördüğü Cisco Networking Academy’de; dijital okuryazarlık, siber güvenlik, ağ yönetimi, nesnelerin interneti gibi pek çok farklı konuda eğitim veriliyor. Akademide, yaşam boyu eğitim felsefesi kendini geliştirmeye yatırım yapan tüm öğretmen ve öğrencilere aşılanıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Güçlü öğretmen güçlü gelecek” vizyonuyla yola çıkılan proje kapsamında Cisco Networking Academy aracılığıyla verilecek eğitimlerle, öğretmenlere bilişim ve teknoloji alanında çağın taleplerine uygun yetkinlikler kazandırılması hedefleniyor. Yeni eğitim projesi rakamsal olarak karşılaştırıldığında hedeflenen sıçrama kolaylıkla anlaşılıyor. Şimdiye kadarki CNAP eğitimlerinde yaklaşık 20 yılda ulaşılan 75 bin kişilik rakam ile karşılaştırıldığında 250-260 yıllık bir etkiden bahsetmek mümkün. Tabii bunu yazarken niteliği bir nebze göz ardı ediyorum ama çok fazla değil. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un “Öğrenciler öğ retmeni kadar öğrenicidir. Eğer öğretmenler yetkinse, çocuklarımız için daha geniş ufukların açılması içten bile olmayacaktır” şeklindeki sözleri, doğru yaklaşımın yakalandığını gösteriyor. Projeye verilen “Akıllı Teknolojiler ve Yazılım Geliştirme Mesleki Gelişim Programı” adı bende bilgi çağının meslek lisesi eğitimi ya da yaygın eğitimi noktasında iyi sonuçlar elde edileceği umudunu yarattı. Tabi icraat, felsefeye dayansa da farklı beceriler gerektiriyor yine de izlemeye değer bir adım ile karşı karşıyayız.

Proje kapsamındaki pilot eğitimler, 18-22 Kasım’da Ankara ve İstanbul’da gerçekleştirildi. Bu aşamada 100’e yakın bilişim öğretmenine, sınıf ortamında Python programlama eğitimi verilirken, halen devam etmekte olan ikinci aşamada, geleceğin teknolojilerine temel oluşturan ağ yönetimi, siber güvenlik, nesnelerin interneti ve programlama eğitimleri, bilişim teknolojileri öğretmenleri başta olmak üzere 1 milyon öğretmene online olarak veriliyor. Eğitimlerini tamamlayan öğretmenlere, küresel geçerliliği olan birer sertifika verilecek.

Bu süreç, ülkeler ve ticari şirketlerin karşı karşıya olduğu temel bir sorunu konu alması nedeniyle önemli sonuçlar yaratabilir. Duru’nun probleme bakışı, bu sorunun temellerini iyi bildiğini gösteriyor. Duru, “Veri bilimi, yapay zekâ gibi alanlardaki iş talebi giderek artıyor. Günümüz işletmelerinin ihtiyaçlarını karşılamak için bilgi teknolojilerinin (BT) “sipariş alıcılarından” “stratejik iş ortakları”na dönüşümü kaçınılmaz. Bu da BT çalışanlarının görev tanımlarının, cihazları yapılandırmaktan çıkıp, iş sorunlarını teknolojiyle çözmek olarak değişmesi anlamına geliyor. Yakın gelecekte şirketler de giderek hem teknik hem de ticari donanıma/yetkinliğe sahip uzmanları istihdam etmeye yönelecek. Ve işlerini dönüştürme çalışmalarında başarılı olan şirketler, BT çalışanlarını ticari yetenek ve beceri konusunda yeniden eğitmeyi yeni eleman işe alımı ya da dış kaynak kullanımına tercih ederek şirket kültürünü ve değerlerini koruma yoluna gidecek” diyor.

Cisco’nun 2019 sonunda açıkladığı ve dört noktaya odaklanan yeni stratejisi, dijital dönüşüm becerileri olan bir kuşağın yaratılması doğrultusunda eğitim düzeyinin artırılmasını gereklilik haline getiriyor. Cisco CEO’su Chuck Robbins ve Kıdemli Başkan Yardımcısı ve Genel Müdürü David Goeckeler tarafından San Francisco’da açıklanan yeni vizyon ve strateji, 35 yıldır internetin teknolojik gelişimine ve bu alandaki inovasyona yön veren Cisco açısından yeni bir sıçrama vaat ediyor. Şirketin yeni stratejisinin dört ayağı kendi ifadeleriyle şu şekilde sıralanıyor:  SILIKON: Cisco’nun Silicon One mimarisi gelecek için interneti daha da güçlendirecek. Bu sektörün tek yüksek düzeyde programlanabilir silikon mimarisi, Cisco’nun önümüzdeki 10 sene ve sonrası için tasarladığı yönlendirme (routing) ürünleri portföyünün yeni temelini oluşturacak. Bu yeni mimari, hizmet sağlayıcı pazarını, web ölçekleme pazarını ve işletmelerin önemli bir bölümünü destekleyecek; daha önce hiç olmadığı şekilde tüm ağın gereksinimlerine karşılık verecek, dahası ağların kurulma ve çalıştırılma şeklini basitleştirecek. OPTIKLER: İnternetin yapı taşlarının ‘ayrıştırılması’:  Şayet yönlendiricileri birbirine bağlayan optikler ve anahtarlar onların çalışmasını sağlayan silikona ayak uyduramazsa, yeni internetin gerektirdiği yük sek hızlara ulaşılamayacak. Cisco, maliyetleri aşağı çekecek, enerji tüketimini ve gereken kullanım alanını azaltacak ve ağ operasyonlarını basitleştirecek olan Silikon Fotonik Teknolojileri’ne yatırım yapıyor. 5G/AI/IOT ÇAĞI IÇIN YÖNLENDIRICI: Cisco’nun yeni yönlendirme ürünleri portföyü bu yeni silikon üzerine kurulmuş olan ilk ürünler. Cisco 8000 Yönlendirici Serisi, eşi benzeri görülmemiş petabayt ölçek ile güvenli ve bulut özellikleri gelişmiş teknoloji sunacak ve hizmet sağlayıcıları ile web ölçeklendirme firmalarının ileride toplu ölçekte ağlar kurup işletme maliyetlerini düşürecek.

EKONOMI: Cisco en yeni optikleri yeni silikon mimarisinin hızlarıyla bir araya getirerek ağların kurulma ekonomisini değiştirecek. Mevcut optik taşıma katmanları ve yönlendirme katmanları tek bir yönlendirme mimarisi içinde takılabilir optiklerle birbirine bağlanacak. Bu da işletmelerin, daha verimli, daha basit, daha güvenli ve daha uygun maliyetli ağlar kurmasına olanak sağlayacak.

Günümüz iş hayatının en önemli unsurunun müşteri olması bu stratejinin aldığı tepkiyi de dikkatle incelemeyi gerektiriyor. ACG Araştırma Şirketi’nin CEO’su ve Baş Analisti Ray Mota da, “Cisco, donanım, yazılım, optikler ve silikon alanındaki yenilikleri ile müşterilerinin işletme maliyetlerini daha geniş ölçekte ve daha etkin yönetmelerine yardımcı olmak için internetin ekonomisini değiştiriyor. 2020’ye girerken, operasyonel verimlilik elde etmek her zamankinden daha önemli” diyor.

Yeni nesil şirketlerden Facebook’un tepkisi de ilgi çekici. Cisco’nun stratejisini değerlendiren Facebook’un Ağ Mühendisliğinden Sorumlu Başkan Yardımcısı Najam Ahmad, “Facebook ağ ayrıştırma ve açık ekosistemlerin önemli bir savunucusu olmuştur. Bu bağlamda Açık Bilgi İşlem Projesi ve Telekom Altyapısı Projeleri gibi kilit önem taşıyan girişimleri ile ağ kurma sektörünü dönüştürmeyi hedeflemektedir. Cisco’nun yeni Silicon One mimarisi bu vizyonla örtüşmektedir. Bu model, ayrıştırma yaklaşımı ile ağ operatörlerine farklı ve esnek seçenekler sunuyor” şeklinde konuşuyor. Cisco’nun bu yeni devrimin içinde yer almak için gösterdiği çaba, Türkiye’deki eğitim projesinin de en önemli dayanağını oluşturuyor.

]]>
Çevreci’nin Yolculuğu https://www.fortuneturkey.com/cevrecinin-yolculugu Tue, 28 Jan 2020 09:04:49 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421670901 Güneş enerjisi projelerini ele alırken sürdürülebilir kaynaklara dayalı enerji üretiminin dünyamız için öneminden fosil yakıt fiyatlarının oynaklığının yaratabileceği finansal sorunlara kadar birçok başlangıç noktası seçilebilir. “Öncelikle ben bir çevreciyim” diyen EkoRe CEO’su Serhan Süzer, çevreye sahip çıkmak için en ileri teknolojiyi kullanmaktan geri kalmıyor.

Serhan Süzer, bir çevreci ve şu anda güneş ekseninde yenilenebilir enerji konusunda sürdürdüğü çalışmalar bu kimliğine dayanıyor. Ancak bunun yansımaları farklı biçimde karşımıza çıkıyor. Enerji konusundaki çalışmalarını dünyanın geleceğine ve Türkiye’nin enerji bağımsızlığına bağlayan Süzer, enerjideki problemi, “Günümüzün hızla artan enerji talebi insanları giderek daha çok ve farklı enerji kaynağı bulmaya itiyor. Mevcut durumda maalesef dünya bu yoğun enerji talebini karşılayabilmek için fosil yakıtlara bel bağlıyor. Ancak insanlığın bir geleceği olabilmesi için bu artan talebin yenilenebilir enerji kaynaklarıyla karşılanması çok önemli hale geliyor. Yenilenebilir enerji kaynakları içinde hızla artan verimlilik, düşen maliyetler, yapım ve işletim kolaylığı gibi unsurlar düşünüldüğünde en çok gelecek vaat edeni güneş enerjisi” sözleriyle ortaya koyuyor.

EkoRe CEO’su Süzer, burada iyi hesaplanmış ama radikal bir stratejiyi ortaya koyarak devam ediyor: “Bu kapsamda EkoRE’nin en büyük amacı ülkemizde yüzde 100 yerli üretilecek olan panel fabrikasını kurarak ve sürekli gelişen teknolojileri takip ederek insanlığın fosil yakıtlara olan bağımlılığını bitirerek yaşanabilir ve sürdürülebilir bir gelecek yaratmaktır.”

Buradaki çözümler güneş tarlalarından cephe kaplamaları ile elektrik üretmeye kadar uzanan bir yelpazede sıralanıyor. Finans okuduktan sonra mühendislik işlerine adım atan Süzer, “alaylı bir mühendise” dönüşmüş. Bu ona teknolojinin büyüsüne kapılmak yerine hesabını yapmak için benzersiz bir pozisyon sağlıyor. Girişimci kimliği ile birleştiğinde bu, güneş panellerinde bir sonraki aşamaya değil onun sonrasında gelecek olan hetero-junction teknolojisine yatırım yapma sonucunu yaratıyor. Bu, yarışa şu andaki zirvenin yüzde 10 ila 12 ilerisinden başlamak ve güneş panellerinde başlangıçta kullanılan poli-kristale göre yüzde 50 yukarıda başlamayı sağlayacak ve bu teknoloji üzerinde hala gidilecek yer bulunuyor. Dünya için iyi bir şeyler yapmak ve bunu ileri teknoloji kullanarak gerçekleştirmenin mümkün olduğunun iyi bir örneğini oluşturan Serhan Süzer 2001’de aile işine başlarken kendisine koyduğu hedefleri gerçekleştirme konusunda da önemli mesafe katetmiş görünüyor.

Süzer, 2007’den 2011 yılının sonuna kadar dört beş yıl boyunca KFC-Pizza Hut’ın yönetim kurulu üyeliği, genel müdürlüğü ve CEO’luğu gibi çeşitli pozisyonlarda şirketi yönetti. Bu dönemde yeniden yapılandırılan şirket, ciddi büyüme kaydetti. Bu dönemde çeşitli şapkalar altında şirketi yöneten Süzer, dikkatli bir planlama sürecinin ardından altı ayda 25 restaurant açıyor. Bu dönemde Süzer’in kendisi ile ilgili farklı planları da yürürlüğe girmeye başlıyor.

“Açıkçası şirketi o dönemde en iyi yere getirdik. KFC-Pizza Hut bizim aile şirketimizdi. 24 sene önce franchise olarak bu markaları almıştık. 1989’da ilk KFC’yi biz açmıştık” diyen Süzer, “Ama ben 2001’de aile şirketinde çalışmaya başlamıştım ve o dönemde kendime verdiğim bir söz vardı. İşler gerçekten yolundaysa ve her şey oturmuşsa gönül rahatlığıyla gerçekten kendi gönlümdeki işleri yapmak üzere hareket edeceğim, demiştim” şeklinde devam ediyor.

2001’de bu süreç için kendisine 10 yıl süre veren Süzer, tam bu sürenin bitiminde babasının kapısını çaldığını söylüyor. Süzer “Temmuz 2011’de babama ‘Ben izninle gruptan ayrılmak istiyorum’ dediğimde önce şaka yaptığımı zannetti. Ciddi olduğumu ve gönlümdeki işi yapmak istediğimi söyledim. Bunun ne olduğunu sorunca da, ‘güneş enerjisi’ dedim. O zaman Türkiye’de güneş enerjisinin G’si dahi okunmuyordu” diyordu.

Babası ile üç dört ay süren “pazarlık”, Süzer’in önerisinin kabulü ile sonuçlanıyor ve babası kendisine “ufak da olsa bir borç” veriyor. Süzer, “Tabii ki ilk aldığım parayı, güneş enerjisi konusunda teknoloji geliştiren ve bunu ticarileştirmeye çalışan bir firmaya yatırdım. Yoğunlaştırılmış güneş enerjisi (concentrated solar power) adı verilen bu teknoloji ısı ve buhar üretmeyi sağlıyordu” diyor.

Bu geçiş, Süzer’in hayatında yumuşak bir geçiş olarak gerçekleşiyor. Babası ile anlaşarak ayrılması kadar KFC’deki son hareketi de bu yumuşak geçişin parçası. “2011’de KFC’de finişi tam bize yakışır bir biçimde yaptım. Bu yılın Kasım ayında KFC’de ilk LEED sertifikalı restaurantı açtık. Uluslararası KFC yapısında yer alan restaurantlar arasında…” diyen Süzer, ayrıntıları “Bostancı’da açtığımız KFC’nin çatısında güneş panelleri vardır. Özel tasarımlı mutfağı su tüketimini asgariye indirir. Tuvaletlerindeki susuz pisuvarlara kadar birçok şeyi orada uyguladık” şeklinde ifade ediyor. Süzer, KFC’deki hesaplarının bir restaurantı “yeşil” yapmak için yapılan bu yatırımın dönüş süresinin üç yıl olduğunu gösteriyor ancak o yıllarda Süzer’in benzer örnekleri ortaya çıkarmak için kamuoyu yaratma çabası karşılığını bulmuyor. Ancak bu proje, Süzer’in aile şirketindeki son işi ve çevreci kimliği ile yapacağı işlere iyi bir geçit oluşturuyor. Bu geçişin zemini ise, yıllar öncesinden döşenen taşlar sayesinde çok sağlam.

SÜZER, ÜNIVERSITE YILLARINDAN BERI takip ettiği sektörün nereye gideceği konusunda bir fikre sahip ancak kendisini tanımlama noktası daha ilgi çekici. “Ben çevreciyim. Köken olarak oradan başlıyorum” diyen Süzer, 1990’larda Türkiye’ye açılan Greenpeace’in ilk üyeleri arasında yer aldığını söylüyor ve çevreciliği “şov olsun diye gündeme getirmediğinin” altını çiziyor.

Aynı zamanda bir kayakçı olan Süzer, küresel ısınmayı kar kalitesinin sürekli düşmesi ile karşılaşarak algılıyor. Yeni göstergeler çok daha çarpıcı; ilk gençlik yıllarında bulunduğu Almanya’da kar yağdığını hatırlayan Süzer, bu kış ise Hamburg’da 39 dereceyi gördüğünü ifade ediyor. “Aslında o dönemde bu değişikliği fark ediyordum. O dönemden beri ne yapılabilir diye baktığımda, yenilenebilir enerjinin iklim değişikliği ile savaşın en önemli unsuru olduğunu fark ettim ve bununla ilgili bütün makaleleri okumaya başladım” diyen Süzer, iş fikrini bu birikimin üzerine inşa ediyor.

2000’li yıllarda parlayacak iş alanları olarak güneş başta olmak üzere yenilenebilir enerjiye ve fintech’e işaret eden Süzer, “Fintech konusunda da şunu söylüyordum: Gelecek nesiller, şu anda birbirimize kağıt vermemizle dalga geçecek çünkü bu sektör dijitalleşecek.” Bu bakış açısının ikinci tarafı da fintech alanında Moka’yı ortaya çıkarıyor.

Süzer, 2014’te de Moka’nın kurucusu oluyor. Süzer’in tipik özelliğinin bir yerden bir yere gitmenin ne kadar sürdüğünden konuşma yaptığı bir salondaki doluluk oranına kadar her şeyi hesaplamak olması, her iki taraftaki yatırımlar açısından da önemli bir katkı sağlıyor. KFC’de LEED sertifikalı yeşil restaurantın yatırımının geri dönüş süresini üç yıl olarak hesaplayan Süzer, bugün aynı hesapları güneş tarlaları için aynı kesinlikle yapabiliyor. Toroslarda bin 800-2 bin metre yükseklikte kurulan panellerin yatırımı beş altı senede çıkarabildiğini söyleyen Süzer, kuzeye gittikçe bunun yerine göre yedi ila dokuz yıla uzayabildiğine işaret ediyor. Basit hesap, Türkiye’nin ortasından geçen bir çizginin altı ve üstü için bu rakamları veriyor. Kullanılan teknolojinin gelişmesi, bu süreleri daha da aşağı çekiyor.

Panellerde ince film ve kristal olmak üzere iki ana teknolojinin kullanıldığı güneş enerjisi projelerinin yüzde 80’inde kristal teknolojisi kullanılıyor. Verimliliği daha düşük olan ince filmde ise bazı maliyet avantajları söz konusu oluyor. Verimlilik için en uygun sıcaklık aralığının 10 ila 40 derece olduğu ince film teknolojisinde, sıcaklığın 40 derecenin üzerine çıkması verimlilik düşüşüne yol açıyor. Bu nedenlerle kristal teknolojisi daha fazla tercih ediliyor. Kristal teknolojisinin kullanımında da Ekore, gelinen noktada kurbağa gibi sıçramaya hazır.

Başlangıçta geliştirilen poli-kristalde yüzde 16-17’lik verimliliğe ulaşılırken mono-kristal ile bu oran yüzde 18-19’a yükseliyor. Arzının artması ile birlikte fiyatı nerdeyse poli-kristal düzeyine gerileyen mono-kristalin daha sonrasında geliştirilen PERT’li versiyonlarında verimlilik yüzde 21’e kadar ulaşıyor. Bu oranlar düşük görünse de yüzde 16’dan yüzde 21’ee gitmenin yüzde 30’luk verimlilik artışı anlamına geldiğini akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Süzer, kendilerinin bir sonraki aşamaya değil, ondan sonrakine yatırım yaparak bir kurbağa sıçraması ile ileriye gitmeyi planladıklarını söylüyor. Bu kurbağa sıçraması için hetero-junction teknolojisine yatırım yapan şirket, bu teknoloji ile yüzde 23,5 verimlilikten başlayacak. Bu poli-kristalin yüzde 45-50 yukarısından başlamak anlamına geliyor. Süzer, “Bu verimlilik oranını birkaç sene içinde yüzde 25’e çıkarabilmeyi planlıyoruz” diyor.

EKORE’NIN YATIRIM YAPTIĞI ve şirkete kurbağa sıçraması etkisi sağlayacak hetero-junction teknolojisi, teknoloji ile sağlanan faydanın önemli bir örneği olacak. Buradaki verimliliğin azami yüzde 30 olduğu hesaplanıyor. Süzer, “Bunun üzerine yüzde 0,2-0,3’ük eklemeler yaparak yüzde 30’a kadar çıkma hedefimiz var. Bunu yüzde 30’un üzerine çıkarmak da mümkün ama kristal teknolojisinin ötesine geçen bazı şeyler yapmak gerekiyor. Bunun için ayrı bir yatırım başlığı oluşturmak gerekiyor” şeklinde konuşuyor.

Şu andaki odaklanmanın bacaklarından birini verimliği artırmak ve diğerini de uygulamalar oluşturacak. Süzer, “Çatılarda, cephede, -elektrikli araçların gelmesiyle- arabaların üzerinde. Bir sürü uygulaması olacak. Dolayısıyla biz bu alanlarda birçok yeni ürünler geliştiriyor olacağız. Bunun için de gelirimizin sektör ortalamasının üzerindeki bir oranını Ar-Ge’ye yatıracağız” diyor. Akıllı telefonlarda uygulamalarla ulaştığımız zenginlik düşünüldüğünde, konunun uygulama tarafının da asla azımsanmaması gerektiği anlaşılıyor. Wi-Fi analitiği alanına yaptığı yatırımlarla birlikte Süzer’in gelecek vaat eden ilgi alanlarının sayısı üçe çıkıyor. Wi-Fi analitiği davranış modellerini anlayarak ekonomik faydayı optimize etme konusunda önemli bir araç sunuyor. Ancak bütün bunlar sonuç verip başarı hikayelerine dönüştüğünde bile Süzer bunların hiç kolay olmadığını hatırlayacak.

Süzer’in 2017’nin ilk yarısında kişisel sitesine yazdıkları kalıcı tarihsel kanıtlar oluşturuyor. “Geçen ay GFN tarafından dünyada ilk kez verilen İnovasyon Ödülü’ne layık görüldüğümüz Houston’daki konferanstan döndükten sonra Türkiye’de çok yoğun bir gündeme de geri dönüş yapmış oldum. Çalışma arkadaşlarımızla, destekçilerimizle ve gönüllülerimizle farklı etkinlikler üzerinden zaferimizi kutladık.

Verimlilikte hetero-junction ile kurbağa sıçraması yapan EkoRe’nin iş modeli, yüksek Ar-Ge bütçesine dayanıyor.

Ancak bu başarının tadını tam anlamıyla çıkaramadım. Çünkü Türkiye’de girişimci olmanın bedelini ödemeye devam ediyorum” diye başlayan bölüm “İş hayatı hakikaten acımasız. Çok dikkatli, güçlü ve akıllı olmanız gerekiyor. Benim konumumda aile şirketini bırakıp (aile şirketini tamamen bırakmaktan, başka bir deyişle aile şirketinden hiçbir gelir elde etmemekten bahsediyorum. Maaş almaya devam etmekle pek bırakmış sayılmıyorsunuz) kendi başına girişimlerini başlatan, bunu bir de enerji, fintech ve Wi-Fi analytics gibi stratejik sektörlerde başlatan başka birini tanımıyorum. Özellikle yenilenebilir enerji, fazlasıyla kapital ihtiyacı olan ve kamunun iradesine bağlı bir sektör ve bu işi yapabilmeniz için çok fazla çaba sarf etmeniz gerekiyor” diyor. İlgi çekici bölüm, “Yapabileceğiniz tek şey uyanık olmak, gerekli esneklikleri gösterebilmek ve ne olursa olsun hedefe kilitlenmek” ifadesini de içeriyor. Süzer’in şu ana kadarki konsantrasyonunu koruması durumunda başarı şansı oldukça yüksek.

]]>
Aile Şirketinin Yeni Jenerasyonu https://www.fortuneturkey.com/aile-sirketinin-yeni-jenerasyonu Mon, 27 Jan 2020 12:03:36 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421670847 Ufuk Öztürk, OPET’in yönetim kurulu üyesi olmasının yanında bir girişimci ve yatırımcı. 14 yıldır yaşadığı Londra’nın, Avrupa’da startup’lara ev sahipliğinde bir numara olması kadar finansmana ulaşmada da geniş olanaklar sağlaması Öztürk’e sağlıklı bir girişimcilik coğrafyasında yaşama şansı tanıyor. Buradaki birikimi, yapısında yenilikleri takip etmek ve içinde yer almak olan yeni nesil işadamının ses getirecek girişimlerinin de zeminini sağlıyor.

Bundan 40 sene önce olsa Opet Yönetim Kurulu Üyesi Ufuk Öztürk, bu unvanıyla mutlu ve mesut yaşayabilirdi. Günümüzün normallerine geldiğimizde ise, 14 yıldır Londra’da yaşayan Öztürk’ün girişimcilik ve yatırımcılığa girmemesinin aynı derecede şaşırtıcı olacağı gerçeği ile karşılaşıyoruz. Öztürk, Türkiye’de “hijyen tuvalet” ile akaryakıt istasyonlarının yeni standardını belirleyecek kadar inovatif bir şirket olan OPET’in içinde yeni projeleri tetikleyen kişi rolünün bir adım ilerisine geçerek girişimcilik ve yatırımcılık tarafında da önümüzdeki dönemde başarılı projelerle sahne alacak.

Aile şirketinin üyesi, girişimci ve yatırımcı olarak çok sayıda şapkası bulunan Öztürk, “Gerçekten hem iş yapış şekilleri hem de iş alanlarında ciddi bir değişiklik var. Klasik iş yapış tarzları değişirken yeni jenerasyonlar bir şekilde hem yeni iş alanlarına, iş yapış şekillerine odaklanıyor; içinde bulunmuş oldukları kurumları ve yapıları o dijital dünyaya adapte etmeye çalışıyor. Biz de grup olarak değişik alanlarda faaliyet gösteriyoruz. OPET bunlardan bir tanesi” diyor.

Öztürk Grubu’nun enerji, gayrimenkul, otelcilik ve lojistik olarak dört ana iş kolu bulunuyor. Öztürk, “Bunun dışında da bu elektronik para ile teknoloji işine girdik; ödeme sistemleri üzerine çalışıyoruz. Bir de ben yurtdışında yazılım üzerine olan bir işte yer alıyorum; orada hem hissedarım hem de yönetimde yer alıyorum” şeklinde konuşuyor.

Öztürk, “Finans ve teknoloji alanında yatırımlarım var ve bu şirketlerde yönetim kurulu üyesi olarak yer alıyorum. Türkiye’de bir elektronik para şirketinde hissedarım. O yüzden teknoloji ile iç içeyim” diyor. Bu elektronik para şirketi olan PeP’in aralık ayında gerçekleştirdiği lansmanla tanıttığı PeP Visa Kart, Öztürk’ün ses getiren yatırımlarından ilki olurken şirket sıcak bir alanda ürettiği inovatif çözümle dikkat çekiyor.

Öztürk’ün daha köklü ve geleneksel şirketler içinde çoktan yerini bulmuş alanlarda da yatırımları bulunuyor. İngiltere’de müşteri ilişkileri yönetimi (CRM) alanındaki yatırımı 360Dotnet 3 milyon kişiye ulaştığına işaret eden Öztürk, “Aslında finansın içinden çıkmış, bir şekilde danışmanlık işi ile ilgili bir şeyde CRM ile çok daha akıcı iş süreçleri yarattık” şeklinde konuşuyor. Bu, CRM’in finansal danışmanlar ve müşterilerine özelleştirimiş bir örneği olarak yeni teknoloji ile iş birikimine birlikte hakim bir kadro tarafından kurgulandığı açıkça anlaşılan bir örnek oluşturuyor.

Yüzde 50’si satış, pazarlama ve geliştiricilere; yüzde 20’si üçüncü taraflara yönelik plugin mimarisine; yüzde 20’si’varllık araçlarına hız kazandırmaya ve yüzde 10 veri hizmetlerine olmak üzere 3 milyon poundluk yatırımla kurulan 360Dotnet, bu yılı negatif EBITDA ile kapatsa da beş yıl içinde sekiz kat yatırım dönüşüne ve EBITDA’sının 20 katı değerlemeye ulaşmayı planlıyor. Bunlar çarpıcı rakamla ve girişimin bu kadar iddialı olabilmesini ilk bütünsel çözüm olarak piyasaya çıkmak kadar var olan kanallar ve ilişkiler üzerinden pazara açılma olanağına güveniliyor. Şirket, mortgage ve muhafaza sektöründe payını artırarak kendi alanında bir numaraya yerleşme hedefiyle yola çıkmış durumda. Daha ilgi çekici olan, şirketin iş modeli ve yatırım dönüşüne kadar kendisi ile ilgili her şeyi internete açık olarak koymuş olması. Öztürk bu yapı içinde icracı olmayan direktör (Non Executive DirectorNED) unvanıyla yer alıyor.

Öztürk, farklı şapkalara sahip olmasının etkisini “Pek çok alana bakma ve farklı açılardan görme şansına sahip oluyorum. Bir de Londra’nın avantajlarından biri, pek çok startup’ın başlangıç yeri olması. Avrupa’da en fazla startup olan yer: ABD ve Asya’yı ayırırsanız Avrupa’da startup’lar konusunda en ileride olan yer kesinlikle Londra. Bir de finansa erişim son derece önemli ve Londra size o kapıyı da açıyor” şeklinde konuşuyor.

Avrupa’daki startup’ların parayı en kolay bulduğu yerin Londra olması, bu şehrin cazibesini artırıyor ancak bu sermayeye ulaşmak için iyi bir fikir ve kavram ispatını (proof of concept-POC) sunmak gerekiyor. Öztürk, “Bunlar gerçekleştiğinde, henüz nakit akışı yaratmamış bile olsanız yatırımcıdan gidip para isteyebiliyorsunuz. Bu kişisel olduğu kadar kurumsal yatırımcılar karşısında da geçerli bir yöntem” diyor.

Her zaman öncü, değişiklikleri yakından takip etmeye çalışan, dünyada neler olduğuna bakan bir kişi olarak tanınan Öztürk ile Londra mükemmel uyumu yakalamışa benziyor. Öztürk Londra’da da aynı soruların yanıtlarını aradığını söylüyor. BU sorular, “bizim klasik iş yapış şekllerimizi nasıl değiştirebiliriz” ve “nasıl ilave katma değerler üretebiliriz” şeklinde özetlenebilir. Öztürk, “Dünyanın bu değişimini yakından takip edip değişimin içinde olabilmeye çalıştım şimdiye kadar. Bunların bir kısmında başarılı; bir kısmında başarısız oldum. Klasik işletmelerde ve özellikle de patron şirketlerinde bunu yapmak kolay değil çünkü belirli bir yere kadar patronun vizyonu ile hareket ediyorsunuz. Buradaki kurulu düzeni değiştirmek de o kadar kolay olmuyor” şeklinde konuşuyor.

Öztürk, bu nedenle patron şirketlerinde dönüşüm yaratmanın yolunu “açılımla gelmek ve en azından bir süre ana yapıya dokunmamak” şeklinde formüle ediyor. İlerleme sağlarken çok fazla bütçesel riskler almayıp sonuçları gösterdikçe ileri gitmek, daha doğu bir yaklaşım olarak bu formülü tamamlıyor.

Öztürk, “Şimdi siz, ‘ben bütün iş modelini ve iş yapış tarzını değiştireceğim ve bunun için de şirkete milyonlarca dolar harcatacağım’ dediğiniz zaman önünüze duvarlar örülüyor. Oysa ‘mevcut iş yapış tarzınıza farklı bir açılım, farklı bir bakış açısı getireceğim; ayrı bir iş dalında bunu yaparken bu işi de bir dijital platformda daha farklı yapmanızı sağlayacağım’ diye geldiğinizde daha fazla şansınız var. Bu yeni jenerasyona da tavsiyem, çok iddialı söylemler yerine ana yapıyı ilk başta çok değiştirmeden bazı şeyleri göstererek önceki jenerasyonların da buna uyum sağlamasına yol açmak olur” şeklinde konuşuyor. Öztürk bunun tersinin de geçerli olduğuna işaret ediyor: Çok büyük söylemlerle ortaya çıkmak büyük hayal kırıklıklarının kapısını açabilecek bir yaklaşım olabiliyor. Burada kişisel olarak dinlenmemek ve kenara itilmekten şirketi çok büyük risk altına sokmaya kadar birçok istenmeyen sonuç söz konusu olabiliyor. Buradaki sihirli formül, değişimi yavaş yavaş gerçekleştirmek ve şirket kültürünün içine yerleştirmek şeklinde…

Bunun nedeni geleneksel yapıların değişime karşı direnç göstermesi ve geleneksel faaliyet alanları tehdit edilene kadar değişimi benimsememesi. Değişim her zaman tepki çekiyor ve üst yönetim, yönetim kurulu ya da patron seviyesinde konuları sahiplenmediğinde ve o değişime ciddi bir tepki var ise, değişim çok zorlaşıyor. Öztürk, “Bir de ‘bizim işimiz bu, neden onu yapalım’ şeklinde bir yaklaşım oluyor. ‘Böyle bir şeye ihtiyacımız yok’ şeklinde bir bakış açısı buna eşlik ediyor. Biraz dar gözlükle bakılıyor ve bunu kırmak zaman alıyor. Ne zaman ki işinizle ilgili bir sıkıntı ya da risk oluşturmaya başlıyor, işte o zaman ‘bizim bunu da yapmamız lazım’ deniliyor. Ama bu sefer de geç kalmış olabiliyorsunuz. Rekabette bu şekilde geç kaldığınızda, aslında şirketinizi risk altına sokuyorsunuz” diyor.

Bu uzun ve ayrıntılı analiz aslında kurumsal ve köklü şirketlerin dönüşümü için bir rehber değeri taşıyor. Bu şirketlerin zaten oturmuş bir işleri olduğu için bu tür inovasyonlarda, çok erken hareket etmeyi ve çok geç kalmayı engelleyecek bir sistem kurmak yaşamsal önem taşıyor. OPET’te bunu 7-Eleven  örneğinde yaşadıklarını belirten Öztürk, “Şu anda istasyonlarda ilave bir gelir kalemi marketler. Artık yarattığımız ürün gruplarını marketlerimizde pazarlamaya ve marketlerimizi öne çıkarmaya çalışıyoruz. Biz bunu ilk olarak 7-Eleven ile yaptık. Marketlerde ciddi bir dönüşüm sağlayalım; bir dünya markası ile birlikte hareket edelim, dedik” diye anlatmaya başlıyor.

OPET’in, Türkiye’nin daha hazır olmadığı bir dönemde başlattığı bu inisiyatifin sonuçları için Öztürk, “Satışların yüzde 75-80’i tütün ürünleri grubuydu. Siz her ne kadar bunu çeşitlendirmeye çalışsanız da oradaki başarının sınırlı kalması kaçınılmazdı” diyor. 1990’lı yılların sonu ve 2000’li yılların başında -20 yıl önce- kendisinin getirdiği vizyonu bugünden geriye bakarak değerlendiren Öztürk, “Gelir paylaşımı konusunda bize ters gelen bir teklifle karşılaştık ama bunu aştık. Ancak iş modelini konuşurken bize, market işini benzin istasyonlarının dışına da taşımamız gerektiğini söylediler. Biz akaryakıt işindeydik ve şehrin çeşitli yerlerine gidip market işine mi gireceğiz, diye kendimize sorduk. Bizim işimiz bu değildi ve burada bir ‘çok erken’ durumu ortaya çıkmıştı” diyor.

Bir diğer örneği oluşturan mobil sanal ağ operatörü (MVNO) konusu da benzer bir deneyim oluşturuyor. Öztürk bu konuda da “Aslında doğru bir yaklaşımdı. OPET’in belirli bir müşteri tabanı var ve bu kitleye ilave ürünler de sunabiliriz, diye düşündük. Burada kendimizi geri çekmemizin nedeni ise, telekomünikasyon operatörlerinin çok dar bir hareket alanı bırakmasıydı. Operatörler ‘arkada olan ve müşterinin sahibi olan benim; sen sadece markanı gösterebilirsin’ diyordu. Biz de böyle bir şeyin mümkün olmadığını ve operatörün servisleri ile sınırlı kaldığımızda müşterimize ilave bir şey sunamayacağımızı belirttik. Bu yaklaşım bizim kendimizi farklılaştırma şansımızı ortadan kaldırdığı için ‘biz bu kadar dar bir yapıda MVNO yapmak istemiyoruz’ dedik. Daha genele yayılmış bir MVNO olursa yapabiliriz, dedik ve kendimizi geri çektik” şeklinde konuşuyor.

Başarısızlıkları anlatmadaki bu cesareti, Öztürk’ün “yeni jenerasyon” bakış açısının göstergelerinden biri. Üstelik Öztürk bu örnekleri OPET’in Türkiye’de yakıt güvencesini veren ilk şirket olma gibi başarılı örnekleri ortadayken yapıyor. Ford ve Fiat ile başlayan YGS sistemini kurarken OPET, “araçta yakıtla ilgili bir problem çıkarsa bunun sorumlusu benim” demiş oldu. Bu, akaryakıt şirketinin araçtaki sorunu üstlenmesi şeklinde alışılmadık bir uygulama olmuştu. Benzer bir başarılı örnek yüksek oktanlı benzin sunma konusunda ilk olmakla yaratılırken OPET, Tarkan başta olmak üzere tanıtımda şöhret kullanma konusunda da başarıya imza atmıştı.

Öztürk “Ancak bunlar teknoloji ile bağlantılı değildi” diyor. Bu, bundan sonrasında teknoloji örnekleri ile daha fazla karşılaşacağız anlamında bir işaret. Gelecek programda Öztürk, derin teknoloji içeren bir başarı örneğine sıçrarsa şaşırmamak gerekecek.

]]>
TÜPRAŞ Datası İle Güçleniyor https://www.fortuneturkey.com/tupras-datasi-ile-gucleniyor Fri, 24 Jan 2020 10:44:33 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421670751 Geçmişi 100 yıldan fazla olan rafinerilerde bugüne kadar kimyasal ve fiziksel yöntemler kullanılarak verimlilik artışı odaklı çalışmalar yürütülüyordu. Dijital araçların kullanılması ile tesis çapında optimizasyon gerçekleştirmek, yeni rekabetçilik denkleminin merkezinde yerini alıyor. TÜPRAŞ, sektörün oluşturduğu global dijital inovasyon senaryolarının önünde yer alarak bu aracı çok iyi kullanıyor.

Birçok Toplantıda “Ekonominin yeni petrolünü veri oluşturuyor” ifadesi ile karşılaşmışsınızdır. Bu ifade, Fortune 500 Türkiye listesinin zirvesinde yer alan Tüpraş söz konusu olduğunda iki kat önem kazanıyor. Tüpraş, petrolü işleyerek içinden değerli ürünler çıkarmanın yanında datasını işleme ve gerçek zamanlı olarak kullanma senaryoları ile de dikkat çekici işlere imza atıyor. Dünyanın en geleneksel sektörlerinden biri olan rafineri işletmeciliğindeki bu örnek, gerek Tüpraş’ın büyüklüğü gerekse sektördeki çalışmalar içinde ileri uçta yer alması nedeniyle ilgiyi hak ediyor.

Tüpraş Bilgi Teknolojileri Direktörü Barış Düzenli, Eşyanın İnterneti (IoT) denilince hemen gündeme gelen öngörüsel bakımdaki performanslarından bahsetmekle kalmayarak sözü IoT’ye dayanan katma değer senaryolarına getirince Tüpraş’ta atılan her adımın iyi planlanmış olduğunu anlıyorsunuz. Düzenli’nin anlattıkları arasında dört maddelik vizyon kadar dijitalleşmenin merkezinde, bu kültürü insana benimsetmek ve insanı daha verimli olması için veri ile donatmanın gerektiğine yaptığı vurgu, ana çerçevenin doğruluğunu ortaya koyuyor. Ayrıntılar, Tüpraş’ın rekabet gücünü artıracak farklılıklara işaret ediyor.

Tüpraş, dijitalleşmeyi nasıl kullanıyor? 

Tüpraş olarak, stratejilerimiz arasında değerlendirdiğimiz veri analitiği, yüksek teknoloji ve dijitalleşme konularını iş süreçlerimizin odağına aldık. Koç Holding genelinde başlatılan Dijital Dönüşüm hareketi kapsamında bu alanlarda daima öncü olma hedefiyle ilerliyoruz.

Dijital dönüşüme yönelik olarak ODTÜ ve İTÜ’de Veri Analitik Merkezleri açtık. Ayrıca Koç Üniversitesi ile proje bazlı çalışıyoruz. Yeni işe aldığımız pek çok arkadaşımızı buralarda istihdam ediyoruz.

Rafinericilik ileri teknoloji gerektiren bir iş. Data analitik merkezleri veri güvenliğinden verimliliğin artırılmasına kadar çeşitli projeler üzerinde çalışmalar yapıyor. Dijital Dönüşüm kapsamında kültürün şirkete yerleştirilmesinden bu teknolojiyi kullanmaya kadar çeşitli alanlarda projeler yaptık. Bu sene de vizyonumuzu gözden geçirerek dört tane ana vizyona odaklandık. Biz bunları, İngilizcesi “connected” olan bağlı başlığı altında kullandık. Bir şeylerin internete bağlı olması ve oradaki veriden faydalanması tabii ki söz konusu ama aslen bunun ötesinde bağlı sözcüğü ile birbirine “bağlı olmayı” ifade ediyorum.

Bu “bağlı”lık nasıl bir vizyon dahilinde şekilleniyor?

Vizyonumuz dört maddeden oluşuyor. Bu dört noktadan ilki, bağlı çalışanlar. Bağlı çalışan derken, birbirinin yarattığından, birbirinin bilgisinden, birbirinin kullandığı datadan faydalanabilen ve dolayısıyla birinin ürettiği datanın diğer bir departman ya da kişinin direkt iş süreçlerini etkileyebileceği ve kullanabileceği bir platformdan veya bir ortamdan bahsediyorum. 

Vizyonumuz, benzer şekilde kişilerin çalıştığı bu data gibi süreçlerde de birçok akış ve veri paylaşımı olmasına dayanıyor. Bunların o sürece özel olmadan birbiri ile konuşabileceği ve o akışı devam ettirebileceği bağlılıktan bahsediyorum.

Üçüncüsü, bağlı rafineri. Buna optimizasyon demek daha doğru. Bu tip optimizasyon konuları, konuya özeldir. Risk optimizasyonu yaparsınız veya rafinerideki bir şeyin üretim optimizasyonunu yaparsınız. Bu buhar optimizasyonu ya da benzin üretim optimizasyonu olabilir. Tek tek bu adacıkları optimize ettiğiniz zaman bir karlılık sağlarsınız ama bunların bütününü optimize ederseniz, bunun çok daha üzerinde bir katma değer elde etmeniz olası. Tüm rafineriyi ve tüm üretimi baştan sona optimize etmek, rafineri sektörüne de yeni giren bir terminoloji. Bu yönde de adımlarımızı atıyoruz.

Dördüncü olarak da bağlı saha faaliyetleri geliyor. Rafineride insanlar kontrol ünitelerinde oturduğu ve bütün süreci dijital olarak izlediği için bir rafineriyi gezdiğinizde ortada çok fazla insan görmezsiniz. Bu çalışanlar bir şeyi değiştireceği zaman oturduğu yerden o değişikliği yapar veya sistem bu değişikliği otomatik olarak yapar. İnsanı rafineride iki nedenle görürsünüz: ya kontrol yapıyordur veya bir bakım ya da proje için oradadır. Bütün bu anlattığım “bağlı”ların yanında bizim sahanın içindeki bağlılığı da sağlamamız lazım ki orada oluşan değer zincirini de bizim ana değer zincirine dahil edebilelim. Dolayısıyla orada yapılan saha faaliyetlerini de –bu bir proje veya içerideki yapıların 3D taranıp online ortama getirilmiş hali olabilir- bizim oradaki dijital ortama yansıtmamız lazım.

Bütün bu adımların üzerinde atıldığı zeminin yani rafinericiliğin özellikleri neler?

Genelde rafinericilik 1800’lerin sonunda1900’lerin başında oluşan, çok eski bir sektör. O zamandan bu zaman hep verimliliğin artırılması için çalışılmış. Ham petrolün içinden biz benzini, jet yakıtını, LPG’yi ve motorini çıkarıyoruz. Ama en son bir katman kalıyor; işte marifet o katmanı da olabildiğince değerli ürünlere dönüştürebilmek. Rafineri bu 100 küsur yıldır ne yapmış? İlk önce kimyasal tepkimeler üzerinde çalışmış: katalistler ve farklı bileşikler kullanarak daha fazla benzin, daha fazla LPG ve daha fazla jet yakıtı çıkartabilmek için. Bir yerden sonra daha fazla basınç ve daha fazla ısı altında daha fazla değerli ürün çıkarmaya çalışmışlar.  Ama kimyasal dünyanın da fiziksel dünyanın da sınırları olduğu için bu bir yerde tıkanmış.

Şimdi yapılan, dijital dünya ile de bu verimliliği artırmak. Nedir bu: Belirli bir sıcaklıkta gerçekleştirilmesi gereken bir işlem manuel olarak yönetildiğinde aşağı ve yukarı doğru ikişer derece dalgalandığında verimlilik kaybı ortaya çıkıyor. Oysa ki bunu analitiği de kullanarak otomatize ederseniz, o gerçekten olması gereken derecede sarsılmadan gerçekleşir. O zaman da ciddi anlamda bir verimlilik sağlarsınız; petrolün içinden çıkaracağınız benzin, jet yakıtı veya motorinin daha fazla elde edilmesini sağlarsınız. Artık rafineri bu tarafa dönüyor. 100 küsur yıldır fiziksel ve kimyasal dünyanın sınırlarını zorlayan rafineri artık dönüp dijital dünyanın sınırlarını zorlamak zorunda ki bu düşük marjlarda daha fazla değer elde edebilsin.

Bu değer yolculuğunda size neler yön gösteriyor?

Bunu yaparken teknoloji trendlerini takip etmek ve yükselen değerleri görmek mümkün. Bunların arasında mit olanları da var, gerçekten hayatımıza girenleri de… Ama olgunlaşarak belirli bir seviyeye gelmiş olan sektörde bu tür inisiyatiflerin sektöre veya şirkete girmesi çok kolay değil. Artı teknik emniyet rafineride en önemli konudur. Pazarlamada çok rahat yapabileceğiniz uygulamaları bizim tarafta yapamazsınız çünkü pazarlamada sadece müşteri kaybederken bizim tarafta iş kazaları ve/veya istenmeyen etkiler ortaya çıkabilir. Dolayısıyla yapılacak değişiklikten emin olmanız ve yoğurdu üfleyerek yemeniz çok önemli. Bunun bu dijital teknolojilerin rafinaj endüstrisine girmesinde bir yavaşlatıcı etkisi var. Bu iki etken nedeniyle bir yeri örnek aldığımızı söylemek doğru olmaz. Hatta yaptığımız birçok yapay zeka ve analitik çalışması, dünyada ilk olma özelliğine de sahip.

Ülkemizin en büyük sanayi şirketi olarak bir çok alanda öncü olmanın yanı sıra gelişen teknolojiler çerçevesinde yaptığımız yatırımlar sonucu dünyanın önde gelen kompleks rafinerileri arasında üst sıralardayız. Son 10 yılda yaptığımız 6,5 milyar doları aşan yatırımlarımız sayesinde tesislerimizde en yeni teknolojiler kullanılmaktadır. Eğitim düzeyi yüksek, donanımlı insan kaynağı ile çalışıyoruz. Dolayısıyla bu konuda da dünya rafinericilik sektörünün öncü şirketlerinden biri olduğumuzu söyleyebilirim.

Ama tabii ki etkilendiğiniz belirli trendler ve teknolojiler var. Bunları alıp içselleştirerek kendi vizyonumuzu oluşturduk. Dijitalleşmenin kültüre girmesi, en zorlu kısımlardan biri. Teknolojiyi alıp çok rahat kullanabilirsiniz; bunda bir sorun yok ama insanlara bu kültürü kabullendirmek çok zor bir şey. Vizyonumuzu da bunu destekleyecek şekilde kurduğumuzdan bu “bağlı” anahtar kelimesini kullanıyoruz.

Siz rafinericilik sektöründe alışılmadık olmayan sensörleri ne şekilde yeni bir değer kurgusu içine yerleştirdiniz?

Bizim dört rafinerimizde 150 bin sensörümüz var. Bunları geçen sene ya da son üç senede takmadık. Rafinecilik sektörü zaten sensörler üzerinde çalışan bir sektör. Biz ne yaptık? Biz, farklı ünitelerde daha önce sadece o an kullanılmak üzere üretilen sensör datalarını gerçek zamanlı olarak, merkezi bir platformda topladık. Dolayısıyla tüm üretim datasını bir havuzda toparlayabilmiş olduk. Bundan değer üretmeye çalıştık. Daha önce o prosese özel olan veriyi, değeri biz aslında Tüpraş’ın tamamına yaymaya çalıştık. 150 bin sensörden günlük ortalama 600-650 milyon satır veri alıyoruz. Bu büyüklüğün eşdeğeri telekomünikasyon ve finans sektörlerinde vardır ama sanayide bu rakamlar çok yoktur açıkçası. Bu da bizim ciddi bir avantajımız.

Bu veri üzerinden yaptığımız çalışmanın çok farklı alanları var. Bu alanlar, üretimi izlemekten, KPI’ları tutturmaktan veya belirli parametreleri mühendislik hesaplarında kullanmaktan diğer tarafta çok daha ileri analitik, yapay zeka ve makine öğrenmesi senaryolarına kadar uzanıyor. Birçok senaryoda IoT datasını piyasa datalarıyla, finansal datalarla ve insan kaynakları datası ile de zenginleştirip farklı farklı senaryoları çıkarmaya kadar çok çeşitli projelerimiz bulunuyor.

Birçok alandakinin aksine öngörüsel bakımın ötesine geçen bir değer kurgusundan mı bahsediyorsunuz?

Öngörüsel bakım (predictive maintenance) en önemli konularımızdan biri çünkü bakım maliyetinden öte rafinerilerde üretimin sürekliliğinin sağlanması teknik bir gerekliliktir. Bir tesiste bir ünitedeki sıkıntı hem ciddi maddi kayıplara neden olur, hem teknik emniyet açısından sıkıntılara sebep olur, hem de anlık düzeltmelerle çalışmaz. Bir üretim bandı bozulduğu zaman tamir edersiniz, bir iki saat sonra hayatına devam eder. Bizde bir ünitede, bir üretim tesisinde sorun olduğu zaman en iyi ihtimalle günler kaybedilir; kötü ihtimalle haftalara ve aylara gidebilir. Burada maddi kazanç veya maddi verimlilik olarak çok büyük miktarlardan bahsettiğimizden bunun etkisi de çok yüksek olur. Dolayısıyla öngörüsel bakım bizim için çok önemli ama bunun yanında karlılık optimizasyonu veya biraz önce bahsettiğim üretim optimizasyonu – daha fazla değerli ürün- için yaptığımız çalışmalar veya bizim en önemli gündemimiz olan teknik emniyet konusunda yapay zeka veya bu tip veriden faydalandığımız senaryolar da önde gelen çalışmalarımızdan veya projelerimizden. Dolayısıyla tek bir açıdan takip etmiyoruz. Böyle bir yaklaşımımız da yok. Farklı inisiyatifleri farklı alanlarda farklı bakış açıları ile yönetiyoruz.

Dijital araçların kullanımının sınırı yatırım karalarına kadar uzanıyor mu? Bizim yaptığımız analitiğin, üretim ve teknolojinin gittiği noktalarda faydası var ama piyasa verilerinden tam bir içgörü oluşturup yapay zeka ile yatırımları etkileyecek bir sonuç çıkarmak şu an için biraz daha ütopik olabilir. Ama şunu yapıyoruz: önümüzdeki dönemde benzin fiyatları ne durumda olacak, ham petrol fiyatları nereye gidecek veya hedge politikamızı nasıl daha optimumda yönetebiliriz. Bunlarla ilgili projelerimiz var ve bunları yaparken doğal dil işleme ile Twitter analizi yapmaktan tutun; belirli rafinerilerdeki kaza ve saldırılara ya da önemli rafineri bölgelerinde hava koşullarının etkisine kadar –ki bu da bizim marjlarımızı etkiliyor- çeşitli alanlarda tahmin yapmamızı sağlayacak çalışmalarımız var.

Veri, Yenilenebilir Petrol Mü?

Cevabı için tıklayın

]]>
Veri, Yenilenebilir Petrol Mü? https://www.fortuneturkey.com/veri-yenilenebilir-petrol-mu Fri, 24 Jan 2020 08:41:50 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421670745 Verinin doğru biçimde analiz edilmesi ve bundan kurumlara fayda sağlayan sonuçların elde edilmesinin bir kerelik değil tekrar edilebilir bir işlem olması, yeni petrol olarak nitelenen veriye “yenilenebilir petrol” demenin daha yerinde olduğunu düşünüyor.

Bir işi gerçekleştirmek için enerjiye ihtiyaç vardır ve bu enerjinin kullanılmasının sonucu ortaya çıkan etki ile ölçülür. 20’inci yüzyılın başlarından itibaren petrolün hayatımızda oynamaya başladığı rol, bu enerjiyi sağlamada tercih edilen madde olmasından kaynaklanıyor. Günümüze gelindiğinde veri, iş hayatında ve genel olarak hayatın genelinde süreçlerin işletilmesi için gereken enerjiyi unsur olarak karşımıza çıkıyor. Genel olarak “verinin yeni petrol olduğu” tanımlamasının zeminini oluşturan bu gelişme, burada duracağa benzemiyor. Hitachi Vantara Dijital Çözümler Başkan Yardımcısı ve Genel Müdürü Jonathan Bowl’un tanımlaması, verinin iyi yönetimi ve tekrar tekrar kullanılmasından yola çıkan tanımlaması, yenilenebilir petrol tanımlamasını yapmak gerektiğini düşündürüyor. Kasım 2019’da Bilişim Zirvesi için Türkiye’ye gelen Bowl, konuşmasında verinin güncel bilgi teknolojisi olanakları sayesinde tarihte hiç olmadığı kadar değerli olduğuna işaret ederken “Veriye yeni petrol deniyor ama veri, yeni petrol değil, çünkü verinin bir gün tükenme olasılığı yok. Veri azalmıyor, veriyi sonsuz defalar kullanabilirsiniz. Dahası, ne kadar çok kullanırsanız o kadar çok fayda elde edersiniz. Veri bilimcilerimiz, veri mühendislerimiz ve platformumuzun yetenekleri ile kurumlara eşsiz bir destek sunuyoruz. Veri konusunda inovasyon yaparak geçmişi anlıyor, geleceği tahmin edebiliyoruz” şeklinde konuşuyor. Bowl, verinin yeni iş modellerinden teknolojiye ve kullanıcı beklentilerine kadar birçok alanda değişimi yaratacak potansiyeli oluşturduğunu da belirtiyor. Farklı veri türlerini depolayarak üzerinde çalışmaya başlanması sonucunda anlamlı iş sonuçları üretilmesi sağlanırken gerçek zamanlılığın belirleyici faktör olduğu bu alanda Eşyanın İnterneti (IoT) üzerinden elde edilecek veri ile bu faktör önemli bir değişime uğrayacak. Canlı olarak adlandırılan uygulamaların hayatın her alanında daha etkili kararlar almanın önünü açması bekleniyor. Dijital ikiz konseptinin gerçek anlamıyla hayata geçmesi ile sistemlerin davranışları dijital modellere aktarılabilecek ve süreçlerin takip ile kontrol edilmesi bir adım ileri taşınacak.

Petrolün aralarında bulunduğu fosil yakıtlara yöneltilen en önemli eleştirinin çevre kirliliği noktasında olması, verinin yani yeni petrolün çevreyi koruma anlamındaki katkısını hem sembolik hem de etkileyici bir biçimde ortaya koyuyor. Hitachi Vantara Dijital Çözümler SEMEA Direktörü Oylum Tağmaç, verinin yönetimindeki ilerleme sayesinde ile “operasyonel teknoloji uzmanlığımızdan ve dijital yolculuklarını hızlandırmak için yaratıcı yaklaşımlarımızdan yararlanmanın mümkün olduğunu ifade ediyor. Tağmaç’ın “Kanıtlanmış yöntemlerimiz ve gelişmiş araçlarımızla, verimliliği geliştiren, teslimat hızını artıran ve nihayetinde daha iyi iş sonuçları sağlayan müşterilerimiz için uygun çözümler tasarlayabiliyoruz. Vizyoner bir üretici olarak odak noktamız dönüşümsel değişimi hızlandırmak, veri silolarını ortadan kaldırmak ve dijital inovasyon için Üretim 4.0’a doğru olan yolculuğumuzu hızlandıracak bir temel oluşturmak” şeklindeki sözleri arasında yer alan “dönüşümsel değişim” ifadesi şu andaki en dikkat çekici kavram.

Birçok büyük işletmede dijital liderler, dijital dönüşümden bahsetmenin artık anlamını yitirdiğini ve önemli olanın dönüşümün kendisi olduğuna işaret ediyor. Dijital dönüşüm ve bunu gerçekleştirmede kullanılan dijital araçlar sadece bu dönüşümün parçalarından birini oluşturuyor. Algıdan iş modeline kadar birçok boyutu ile değişimin büyüklüğü düşünüldüğünde dijital dönüşümün neden slogan olma özelliğini yitirdiği anlaşılıyor. Ancak daha önemlisi, kritik başarı faktörünün artık dijital araçları kullanma becerisi değil, sonuç alma yetkinliği olması: iyi oynadık ama yenildik ifadesi sonuç açısından anlam taşımadığı gibi, dijital araçları çok iyi kullandık ama istediğimiz sonuçları alamadık ifadesi de artık değerini yitirmiş durumda. Bunun kaynağı ise, dönüşümün artık hazırlık yapılan bir şey değil fiilen içinde bulunulan bir şey olmasından kaynaklanıyor. Hangi araçlarla olursa olsun sonuç alamayan kuruluşların ciddi bir sürdürülebilirlik sorunu yaşayacağı bir döneme giriyoruz. 

Hitachi Vantara’nın Londra’da gerçekleştirdiği, Optimise Prime projesi, bu paradigma değişimini açıklayan önemli bir örnek.  Dünyanın önde gelen enerji, teknoloji, filo ve taşımacılık şirketlerinin yer aldığı Optimise Prime projesine sayısı 3 bini bulan elektrikli araç dahil olacak ve elektrikli taşıt filolarının ile kiralanan araçların oluşturduğu taleplerin detaylı bir resmi çizilecek. Bunun için dijital araçların ve daha açık olarak dijital ikizin kullanılacağı ve bu çözümün gerçek zamanlı veri kullanacağı aşikar ancak bundan daha önemli bir konu var. 

Avrupa’daki karbon gazı salınımının neredeyse dörtte biri ulaşım kaynaklı ve hava kirliliği sebebiyle her yıl Avrupa’da 800 bin, dünyada ise 8 milyon 800 bin kişi hayatını kaybediyor. Sıfır karbon emisyonu hedefinin bir parçası olan elektrikli taşıtlara geçiş için Optimus Prime önemli bir adım olarak görülüyor. Proje ile elde edilecek veriler ve Hitachi Vantara’nın sağlayacağı teknolojilerin yaygınlaşması ile sadece İngiltere’de 2030 yılına kadar 2,7 milyon ton karbondioksit gazı salınımı önlenecek.

Tağmaç, bu miktarın bir yolcu uçağının dünyanın etrafında bin 484 kez dönmesiyle ortaya çıktığını belirtirken, ağ üzerindeki yükün de azaltılarak 1,3 Gigawatt enerji tasarrufu sağlanacağının altını çizerken Hitachi Vantara’nın, şimdiden yenilikçi teknolojilerinin benzer şekilde ABD, Avrupa ve Asya’da kullanılması için çalışmalara başladığına da işaret etti.

Hitachi Vantara, bu yeni yaklaşımı desteklemek için kendi ürün portföyünü de geliştiriyor. Şirketin 30 Ekim’de Las Vegas’ta tanıttığı yeni Lumada platform veri hizmetleri, spesifik bir endüstri ile sınırlı olmaması ve veri eksenli hız ve inovasyonu artırması ile yeni dönemi net bir biçimde gözler önüne seriyor. Bunun veri analizi ile bağlantılı boyutunda yeni Lumada Edge Intelligence, ticari ve endüstriyel operasyonlarda uçtan buluta veri yönetimini basitleştiriyor. Verinin artan yoğunluğu ve özellikle IoT etkisi düşünüldüğünde bunun EDGE kısmı çok daha önemli hale geliyor. Yeni Lumada veri hizmetleri ve Lumada Data Lake, tüm endüstrilere veri odaklı yenilikçilik getirerek bunu destekliyor. Ancak bir kez daha bu dijital araçlara takılmamak gerekiyor.

Asıl önemli olan süreçlerin ihtiyaçlar doğrultusunda nasıl değiştiği. Dikkat çekici gelişmelerden birinin, günümüzde dijital ihtiyaçları karşılamada önemi giderek artan DataOps’un nimetlerinden faydalanmak olduğu görülüyor. 

Geldiğimiz noktayı en iyi açıklayan ise, Lumada Data Lake. Şirket bunun tanıtımında “Lumada Data Lake, yenilikçi, “akıllı” bir veri gölüdür. Kendi performansını sürekli iyileştirir, veri setlerini akıllıca uygun konuma yerleştirir ve veri bataklıklarının oluşmamasını sağlamak için sürekli çalışır. Ayrıca, her yerden analiz araçlarına erişim sağlar” ifadelerini kullanıyor. Bu tanımlama aynı zamanda sonuç almanın ne anlama geldiğini de ortaya koyuyor: bataklık oluşturmadan göl kenarında huzur içinde yaşamak. Hala veri denizlerinden ve okyanuslarından bahsedebiliriz ama iş hayatının kaosundan –okyanus ve denizlerin fırtınalarından- uzaklaşarak gölde balık tutmak daha kolay değil mi?

]]>
Siber Güvenliğin Ağaçkakanı https://www.fortuneturkey.com/siber-guvenligin-agackakani Wed, 22 Jan 2020 07:39:24 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421670632 2013’te ODTÜ Teknokent’te dört kişinin kurduğu Picus Security, siber güvenliğin Gartner tarafından 2017’de tanımlanan bir alanında dünyadaki beş şirketten biri. Bu, başarılı bir startup hikayesi anlamına geliyor.

Siber güvenlik şu anda en sıcak konulardan biri ancak tehditler o kadar çeşitlenmiş durumda ki, güvenlik sistemlerinin entegrasyonu bu sıcak konunun merkezinde yer alıyor. Ancak daha sıcak bir nokta var: gelecekteki tehditlerin nerden geleceğini hayal edebilmek ve buna göre bir kurgu oluşturmak. Güvenliğin bu değerli alanı, Gartner tarafından 2017’de Güvenlik İhlali ve Saldırı Simülasyonu (Breach and Attack Simulation-BAS) olarak tanımlanırken Picus Security iki ABD’li ve iki İsrailli şirketle birlikte bu alanda ismi anılan beş şirket arasında yer aldı.

Görece yeni bir güvenlik yaklaşımı olan güvenlik ihlali ve saldırı simülasyonu,alanı, organizasyonun güvenlik sistemindeki kırılgan noktaların sürekli otomatize edilmiş sızma testlerinden geçirilmesi gibi yöntemlerle tespit edilmesini ve çözümlerin sağlanmasını kapsıyor. Bu alandaki en iyi çözümler, siber güvenlik çalışanlarının zamanını azami verimlilikte kullanmayı ve siber riskleri asgariye indirecek şekilde çözümler önerebiliyor ve önceliklendirebiliyor.

Bu işi yapan şirketler listesi bazı yerlerde daha fazla uzatılsa da, Gartner’ın 2019’un ikinci yarısı için hazırladığı Güvenlik ve Risk Yönetimi (Security and Risk Management, 2H19) raporunda Picus dünya çapında bu yıl içinde inovasyon gerçekleştiren en havalı beş üretici (Cool Vendor) arasında gösterildi. Daha öncePwC tarafından en yenilikçi 10 siber güvenlik firması arasında gösterilirken, Endeavor tarafından yüzlerce firma içinden küresel etki yapabilecek girişimcilerden biri olarak nitelendirildi. Şirket, Cyber Defense Magazine tarafından da 2019 yılının en inovatif startup’ı seçildi.

Picus Security’nin bu başarıyı elde etmesinde kategorinin tanımlanmasının çok öncesinde kendisini bu alana odaklayarak geliştirmesinin payı büyük. Oluşan kadro da hiç azımsanacak gibi değil. Picus Security Kurucu Ortağı ve CTO’su Volkan Ertürk, “Picus’u 2013’te ODTÜ Teknokent’te dört kurucu ortak olarak kurduk. Bu, zaten benim doktora tezi konum. Süleyman Özarslan bu alanda Türkiye’de tanınan en iyi beyaz şapkalı hackerlardandır. Diğer kuruculardan H. Alper Memiş şirkete finans ve satış alanında, Aycan İrican da yazılım geliştirme alanındaki tecrübelerini kattı. Aynı yıl ODTÜ’nün hızlandırma programıyla ABD’de 4 hafta pazarı tanıma ve iş geliştirme faaliyetlerinde bulunduk. TÜBİTAK 1512 (Teknogirişim Sermayesi Desteği) ve KOSGEB desteklerinden faydalanarak 2014 başında ürünümüzün ilk versiyonunu çıkarttık. İlk müşterilerimiz Ankara merkezli TOBB, TMO, BDDK gibi kurumlar oldu. 2015 yılında İstanbul pazarındaki ilk satışlarımızı gerçekleştirdik. Bu önemli referans isimler, Türkiye’de bizi bilinen ve güvenilir bir siber güvenlik firması haline getirdi” diyor.

Siber güvenlik alanında ayrışabilmek kadar, bu alanın kendi cazibesi de amiyane tabirle iyi yere tezgah açmayı sağlamış durumda. Dünya Ekonomik Forumu Küresel Riskler raporunda belirtilen ve dünyanın karşı karşıya olduğu ilk beş tehditten üçü iklimle diğer ikisi ise siber suçlar ile ilgili. Siber suçların küresel ekonomiye olan maliyetinin 2021 yılında 6 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Bu kadar ciddi bir risk karşısında da tüm şirketler kendilerine yönelebilecek potansiyel saldırıların önüne geçmek amacıyla güvenlik teknolojilerine önemli miktarlarda yatırım yapıyorlar. Ancak siber dünyada saldırının nereden ve nasıl geleceğini bilmek kadar saldırıya hedef olan şirketlerin ellerinde bulunan teknolojiyi ne kadar etkin kullandıklarını öngörmek oldukça güç.

Ertürk’ün bu noktadaki konumlarını anlatan iki önemli hikayesi var. Bunlardan ilki şirketin adını da oluşturan Picus ile ilgili. Picus, ağaçkakan ailesinden kuşların adını oluşturuyor. Ertürk, “Ağaçkakanların ağaçları neden gagaladığını biliyor musunuz?” diye soruyor ve birikimli olduğu bu alanda yanıtını da kendisi veriyor: “Ağaçkakanlar ağaca gagalarını vurduklarında gelen titreşimlerden ağacın nerelerinde çürük olduğunu algılıyorlar. Bu çürümüş alanlar aynı zamanda onların yemeği olan kurtçuk ve böcekleri barındırdığı için bu şekilde hayatlarını sürdürmek için gereken besinleri de buluyorlar. Bizim işimiz de buna çok benzer” diyor.

Picus isminin kökeni, şirketin gerçekleştirdiği simülasyonlar ve bunun sonucunda gelir elde etmesi ile çok güzel uyuşuyor. İkinci hikaye ise, bu kadar sembolik değil ancak şirketin çalışma prensibine ışık tutuyor. Ertürk, siber saldırganların da şirketler gibi bir saldırı aracı ürettiklerinde bunu ağa yükleyip test ettiklerini söylüyor. Bunun için belirli siber alanlar bulunuyor. Picus’un otomatik çalışan araçları bu siber alanları takip ederek daha test aşamasındayken saldırı araçlarını tespit ediyor ve bunlara karşı çözüm geliştiriyor. Ertürk, “Bir keresinde bir CIO bize yeni bir tehditle ilgili bilgi aldıklarını yazarak buna karşı ne çözüm önerebileceğimizi sormuştu. Sistemimizi aradığımızda o sorunu bir hafta önce çözdüğümüzü gördük” şeklinde konuşuyor. Sıfır gün çözümlerinin bile yerlere göklere konulamadığı bir dünyada önemli bir performans…

Bu performans, şirketin daha başlangıçtan itibaren derin teknoloji fonlarının ilgisini çekmesine neden oluyor. Picus Security’nin başlangıç aşamasında 1,4 milyon dolar yatırım aldığı ACT, şirketin yatırımcı tarafında nasıl görüldüğünü anlayacak bir içgörü sağlıyor. ACT Kurucu Ortağı Okan Kara “ACT Derin Teknoloji Fonu olarak Picus Siber Güvenlik şirketini 2017 yılı ilk çeyreğinden itibaren takip etmeye başladık. Anılan dönemde problem çözüm uyumu konusunda büyüyen bir segment yakalamış, ürün pazar uyumu için farklı iş modellerini deneyimleyen ve çok iyi bir girişimci ekibe sahip, yüksek potansiyelli bir girişim olarak dikkatimizi çekmişti. 2017 yılı boyunca gelişimini yakından takip ettik. Neticesinde yurtiçi kurumsal müşteriler nezdinden genel kabul görmesi, içinde bulunduğu pazar segmentinin geleceği ve girişim ekibinin küresel pazarlarda rekabet edebilecek bir yetkinlik seviyesinde olması gibi pozitif etmenler çerçevesinde yatırım kararı aldık” diyor ve şöyle devam ediyor: “Yatırım sonrası Picus 2018 yılında özellikle Avrupa pazarına odaklandı ve yıl içerinde global bir çok kurumsal müşteri kazandı. Kısa süre önce kamuoyu ile paylaşılan Earlybird fonunun Seri A yatırımı ile de Picus un 2020 yılında global pazarlarda büyümesini sürdürmesini bekliyoruz. Siber Güvenlik 2.0. rüzgarının estiği günümüzde Picus un ülkemizden çıkacak en başarılı derin teknoloji girişimlerinden biri olacağını kanaatindeyiz.”

Son yatırım turunda Earlybird’den 5 milyon dolar yatırım alan Picus Security, Ekim 2019’da Gartner’in “Cool Vendors” listesinde yer almasının semeresini görmüşe benziyor. Earlybird’den 5 milyon dolarlık A Serisi yatırım şirketin özellikle ABD pazarında güçlenmesine yarayacak. Ertürk, “ABD pazarında etkili olabilmek için orada güçlü bir ekiple yer almanız ve yüksek kalitede servis vermeniz gerekiyor. Orada uzaktan iş yapmak mümkün değil. Buna uygun yapılanma için hazırlıklarımızı sürdürüyoruz” şeklinde konuşuyor. Siber güvenlik alanında uluslararası rekabet gücünü artırmayı hedefleyen Picus Security’nin hâlihazırda bulunduğu İngiltere, Almanya, İtalya ve Ortadoğu pazarlarına ağırlık verme planları olsa da ABD pazarının şirketinde geleceğinde ayrı bir yeri olacağı aşikar.

]]>
Yurtta Atiye, Dünyada The Gift https://www.fortuneturkey.com/yurtta-atiye-dunyada-the-gift Wed, 15 Jan 2020 08:51:59 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421670333 Muhafız’ı (The Protector) izleyen ikinci Türk malı dizisi Türkiye’de Atiye ve yurtdışında The Gift adıyla gösterime sokan Netflix’in, Türkiye’nin global ürün ve marka çıkarma sorununu aşması gerekiyor.

Türkiye, global marka çıkarma konusunda çok başarılı değil. Bu konuda bir elin parmaklarını aşacak bir liste yapmanın mümkün olduğunu düşünmüyorum. Belirli bir alana odaklanma ve derinleşme özelliğimizin olmaması, bu sonucu ortaya çıkaran en önemli etken. Böyle olunca elimizde üretim maliyetinin gelişmiş ülkelere göre daha düşük olması ve Avrupa pazarına Asya ülkelerine göre daha yakın olmamızdan kaynaklanan sevkıyat kolaylığı dışında fazla bir avantajımız bulunmuyor. Fazla mesai ise Türkiye’deki istatistiklerde büyüme ile paralel giden ve yeni değer yaratma konusundaki beceriksizliğimize işaret eden bir gösterge. Netflix, ilgi çekici bir biçimde bir medya platformu olmanın ötesinde Türkiye’nin bütün bu açmazlarının gözler önüne seren bir sahne oluşturuyor. Reklam gelirine dayanan dizilerin para kazanabilmelerini sağlayacak sayıda reklam kuşağına yer açmak için 135 dakikaya uzadığı ülkemizde 4045 dakika bandında reklamsız dizi süreleri uygulaması, Netflix’in aşmayı başardığı açmazlardan biri. Böylece konuya daha iyi odaklanmak ve Netflix’e daha fazla bağlanmak söz konusu oluyor ancak bunu klasik finansal performans kriterleri içinde değerlendirmek çok kolay değil çünkü Netflix abonelerinin izleme alışkanlığı tek bir dizi ile sınırlı kalmıyor. 27 Aralık’ta gösterime giren Atiye’nin izlenme rakamları takip edilse de 20 Aralık’ta gösterime giren The Witcher ya da Martin Scorsese’nin The Irishman’inden hangisinin izleyicinin Netflix’e para ödemeyi sürdürmesine yol açtığını tespit etmek çok kolay değil. Büyüme için lokal içeriğe önem vermesi gerektiğine yıllar önce karar veren Netflix’in kendisini bu şekilde zenginleştirerek yeni coğrafyalarda da yer edinerek ve derinleşerek büyüme hedefine ilerlerken bu stratejisine bağlı kalacağı görülüyor. Türkiye’de dijital medyanın kontrolü ya da sansürü tartışmasında çocukların zararlı içerikten korunmasına odaklanan bir uzlaşma sağlayan Netflix’in Türkiye menşeli dizilerine ve diğer yapıtlarına hız vereceği anlaşılıyor.

Aralık ayı sonunda beyaz camda yerini alan Atiye, bünyeni salvonun ilk ürünü oldu. Muhafız dikkate alındığında Netflix’in ikinci orijinal Türk dizisi olan Atiye, Beykoz Kundura Fabrikası’nda 17 Aralık’ta düzenlenen galanın ardından gösterime girdiğinde Netflix’in yeni serisinin başlama vuruşunu da yaptı. Bu seri, 24 Ocak’ta Netflix’in yeni belgesel dizisi Rise of Empıres: Ottoman’ın 24 Ocak’ta Netflix’te sahne alması ile devam edecek. Netflix Türkiye Uluslararası Yayınlar Direktörü Pelin Diştaş, bundan sonraki dönem ile ilgili çalışmalarının sürdüğünü ifade ediyor ancak ayrıntı vermiyor. Yine de Türkiye’de açık kanalda gösterildiğinde seyirciyi ekran karşısına bağlayan Ufak Tefek Cinayetler’in yanısıra dijital platform puhutv’nin ses getiren dizileri Fi ve Şahsiyet’in yapımcılığını üstlenen Diştaş’ın Netflix’in başarılı Türk dizileri ve yapımları portföyünü geliştirmesinde önemli bir rol oynayacağı anlaşılıyor.

Şu andaki sıcak dizi olan Atiye’nin konusu Netflix tarafından şu şekilde açıklanıyor: “İstanbul’da mükemmel bir hayat süren genç ve güzel bir ressam olan Atiye’nin hayatını konu alıyor. Atiye’nin sevgi dolu bir ailesi, varlıklı ve yakışıklı bir sevgilisi vardır. Üstüne üstlük, ilk bireysel sergisini açmak üzeredir. Ancak kusursuz hayatı, dünyanın en eski tapınağı olan Göbekli Tepe’de yapılan bir keşif nedeniyle değişmek üzeredir. Erhan adındaki bir arkeolog, burada yaptığı kazıda bir sembol keşfeder. Bu sembol, Atiye ile Göbekli Tepe arasında son derece gizemli bir bağlantı olduğuna işaret etmektedir. Bunun üzerine Atiye hayatını tamamen değiştirip geçmişinde ve bu antik harabelerde saklı olan sırların peşine düşecektir.”

Fatih Sultan Mehmet’i Cem Yiğit Üzümoğlu’nun canlandırdığı ve Tuba Büyüküstün’ün Mara Hatun rolü ile yer aldığı belgesel dizi Rise of Empires: Ottoman 24 Ocak 2020’de tüm dünya ile aynı anda Netflix’te yayınlanacak.

Prof. Dr. Celal Şengör ve Dr. Emrah Safa Gürkan danışmanlığında kaleme alınan, yapımcılığını Karga Seven ile birlikte STX Entertainment’in üstlendiği altı bölümlük belgesel dizinin yönetmeni Emre Şahin. Fatih Sultan Mehmet’in yükselişini ve İstanbul’un fethini konu alırken dönemin Osmanlı İmparatorluğu’nu farklı bir açıdan değerlendiren dizi etrafında şimdiden bu farklılık ekseninde bir tartışma Şengör’ün adı üzerinden başlatıldı. Netflix’in kendisi için yaptığı “dünyanın eğlence odaklı lider yayın hizmeti” ekseninde Türkiye’ye yaptığı en önemli katkı belki de bu tartışmalar.

Netflix, Türkiye’de ürettiği ilk orijinal dizisi Muhafız ile ilgi çekici bir etki yarattı. Vampir temalı dizinin geleneksel yaklaşım sahiplerinden aldığı yorum, Türkiye’de vampir yerine cin temasının tutacağı ve tema seçiminin yanlış olduğuydu. Bu birkaç açıdan yanıltıcıydı. Birincisi, Türkiye’nin edebiyat geçmişinde vampir edebiyatı da yer alıyor. Bunun kanıtlarını görmek için Google’da basit bir arama yapmak yeterli. Dizi ve film tarafında da, “Buffy the Vampire Slayer” başta olmak üzere birçok yapıtın Türkiye’de yarattığı bir bilinirlik söz konusu.

Buradaki tartışmanın odağına “tutma” ifadesini yerleştirmek tartışmayı daha anlamlı bir hale getiriyor. Böyle olunca oyunun kuralı, herkesin herhangi bir anında katıldığı diziyi anlayacağı düşük bir düzeye ve zaplarken kanala gelen izleyiciyi orada tutacak şekilde bir kavga, cinayet ya da saldırı yerleştirmeye bağlı kalmaya dönüşüyor. Aslında sokakta bizi çeken şeyler ile izleme alışkanlıklarımız arasında fazla bir fark yok. Televizyonlar da bunu kullanıyor ya da tersten bakılırsa bunun dışında bir riski almak ekonomik olarak mantıklı gelmiyor. Bu, sinema için de geçerli bir önerme. Can Yılmaz, Karakomik Hikayeler’in gişesinin zayıf kalmasını, Türk izleyicisinin “kendisini aşırı güldüren ya da aşırı ağlatan” içeriği ilgi göstermesi ile açıklarken 59 dakikalık film formatına alışık olunmamasını da bir etken olarak sayıyor.

Netflix’in bu sıkışmış ortamda benzersiz bir kozu bulunuyor. Türkiye’de geçmişte, Ferhan Şensoy’un TRT2’de yayınlanan dizisi “Varsayalım İsmail” bu kozun kullanımı ile ilgili benzersiz bir örnek. O zaman ücretli dijital kanal konsepti olmamasına karşın Şensoy’un oyunlarını ücret ödeyerek takip edenler ile bu dizinin müptelaları aynı kişilerdi ve bugünün Netflix izleyicilerinin eğlenme dinamiklerini taşıyorlardı. Daha yakın geçmişte yine TRT’de yayınlanan ve sonra özel kanalda sürdürülemeyen absürt dizi Leyla ile Mecnun da Netflix izleyicisine uygun bir örnek. Diştaş, imza attığı yapımlar düşünüldüğünde bu konuda daha iyi örnekler ortaya koyabilecek kapasitede. Özellikle Varsayalım İsmail örneğini konuştuğumuzda, bu tür işlerin ne tür tepki alacağını kendilerinin de merak ettiğini söyleyen Diştaş, Haluk Bilginer’e Emmy kazandıran Şahsiyet’in başarısının somutlaştırdığı biçimde yerli içerikle uluslararası başarının nasıl mümkün olduğunu içeriden biliyor. Ancak Muhafız örneği, tutacak bir diğer cin dizisi yerine vampir hikayesine odaklanarak inovatif bir yaklaşım sergilese de ikinci sezonunda başarı çizgisini giderek aşağı çekti. Muhafız’daki Ayasofya ve Atiye’deki Göbekli Tepe temaları, Netflix’in şehirli izleyicilerini bu sıkıcı dünyadan koparıp daha heyecanlı bir mistik bir dünyaya çağırarak cazip bir teklifte bulunuyor. Ancak Muhafız’daki kullanım, global olarak da bilinen bir tarihi yapıyı işin içine sokarak global etki yaratılmak istendiğini düşündürse de en azından Ayasofya’yı tanıyan İstanbullular için senaryodaki yavaşlamayı örtemedi. Atiye’de Göbekli Tepe’nin yanı sıra tanıtım fotoğraflarının birinde yer alan Ahmet Güneştekin imzalı çalışma ile daha fazla ve yaşayan, global bilinirliğe sahip Türk figürünün sunulacağı izlenimi oluşuyor.

Dan Brown romanları ve bunlar üzerine kurgulanan filmler, iki şehirli hikayelerin tuttuğunu gösteriyor. Daha eskiye gidersek, 007 James Bond serisine başarı kazandıran damarlarından biri, turist rehberi tadında olmasıdır. İkincisinde güzel ve itaatkar ve Brown’ın kitaplarında da güçlü kadın figürleri hikayeyi tamamlar. Atiye’deki güçlü kadın figürü ve bu figürü canlandıran Beren Saat’in “Bu hikayede başrol aslında Anadolu” şeklindeki sözleri, şablon başarı formülünün yakalandığını gösteriyor ancak Türk dizisi kavramının bundan çok daha fazlasına uzanma potansiyeli söz konusu. Türk dizisi, evrensel insan hikayesi yaratma konusunda avantaja sahip çünkü gelişmiş ülkelerin aksine sanayi toplumunu yaşamamış Türkiye’nin insanı hala çok renkli.

Netflix’te bu aralar beni hastalık gibi etkisi altına alan “How I Met Your Mother” dizisinin bir sonraki versiyonu Türkiye’den çıkabilir; her gün farklı şeyler yaşayıp ertesi gün hepsini unutabilen bir toplum bu potansiyeli taşıyor. Ya da Sense 8 tarzı bir dizinin bir sonraki şehri neden İstanbul olmasın? Mobilde olmasa da şehir içinde bir yerden bir yere gitmeye çalışırken Netflix izlemede dünyada bir numara olmayı başarmış Türkiye’nin potansiyelinin nereye ulaşabileceğini şimdiden bilmiyoruz ancak Türkiye’de Atiye ve yurtdışında The Gift olarak gösterilecek dizi, potansiyelimizi ortaya koyma yönünde daha iyi bir çalışma gibi görünüyor.

]]>
Nissan, Üretim Teknolojilerini Yeniliyor https://www.fortuneturkey.com/nissan-uretim-teknolojilerini-yeniliyor Thu, 02 Jan 2020 13:46:57 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421669951 Nissan, elektrikli otomobili Leaf ile otomotiv sektörünün inovasyonda dikkat çeken üreticilerinden biri. Şirketin üretim teknolojilerine 300 milyon dolarlık yatırım kararı Endüstri 4.0 ve akıllı ulaşımda yeni bir dalganın işareti olabilir.

İNOVASYON düz bir çizgide değil sarmallar üzerinden ilerleyerek yükseliyor. Bu ilerlemenin helezonları ürün inovasyonu ve iş/üretim inovasyonu modellerinin birbirini takip eden sarmallarından oluşuyor. Ürünlerin emtialaşma hızı, üretimde kullanılan teknolojinin de yenilenme hızını belirliyor. Kimi zaman emtialaşmanın yerini rekabet gibi başka etkenler alsa da bu durum, uçtaki ürün ve merkezdeki sistem arasında gitgellerle gerçekleşen ilerlemeyi değiştirmiyor.

Nissan’ın akıllı mobilite vizyonunun uçtaki otomobillerde kendisini göstermesinin ardından dönüp üretime odaklanan 300 milyon dolarlık yatırım olarak kendisini göstermesi bunun ete kemiğe bürünmüş halini ortaya koyuyor. Nissan’ın üretim operasyonlarını daha esnek, verimli ve sürdürülebilir hale getiren bu yatırımı, şirketin bir sonraki aşamada akıllı mobilite vizyonu doğrultusunda yeni nesil elektrikli ve akıllı otomobiller sunmasına da yardımcı olacak.

Nissan’ın tüm fabrikalarında kullanılmak üzere geliştirdiği ileri teknoloji ve ekipmanlarına yönelik bu yatırımının ortaya çıkardığı inovasyon ilk olarak Nissan’ın Japonya’daki Tochigi Fabrikası’nda uygulamaya alınırken Nissan, yeni üretim teknolojisini 2020’de farklı ülkelerdeki fabrikalarında da uygulayacağını açıkladı.

Geleneksel otomobil yapımını gözden geçirerek, yeni elektrifikasyon ve bilgi çağında araç üretiminin yaşadığı yapısal ve teknik zorluklara hitap eden yatırım, Nissan’ın elektrikli, akıllı ve bağlantılı gelecek nesil otomobilleri, tasarım ve inşa sürecine üretim mühendisliğinde büyük ilerlemeler gerektiren yeni bir operasyonel süreci de beraberinde getiriyor.

Bu geliştirmelerden Evrensel Güç Aktarma Montaj Sistemi, Nissan’ın tüm aktarma araçlarını bir kerede monte etmek için
otomatik bir palet kullanmasını sağlıyor. Sistem, aracın boyutlarını montaj sırasında gerçek zamanlı olarak ölçüyor ve palet buna göre mikro ayarlamalar yaparak güç aktarma organlarının milimetrik doğrulukta monte edilmesini sağlıyor. Bu, elektrikli otomobillerin yapısına uygun bir geliştirme olarak karşımıza çıkarken otomobillerde güç aktarım ekipmanları için kullanılan montaj hattında, işlemlerin sırasıyla yapılmasını gerekmesi nedeniyle ortaya çıkan uzun ve yorucu süreci yenilemesi nedeniyle büyük önem taşıyor. Yeni sistemle birlikte aynı palet üç çeşit güç aktarma organını (içten yanmalı motor, e-POWER ve saf elektrik) monte edebiliyor ve 27 farklı aktarma organı kombinasyonunu birleştirip monte edebiliyor.

Bu önemli değişim, uzmanlıklar konusundaki değişimi de ortaya çıkaran etkeni oluşturuyor. Nissan üretim süreçlerinin bir kısmını dijitalleştirirken eğitimli ustaların yanına eğitimli robot kavramını da ekliyor. Şimdiye kadar sadece eğitimli ustalar tarafından gerçekleştirilebilen ve uzmanlık becerisi gerektiren bazı iş süreçlerini dijital hale getiriyor ve bu süreçlerin bazılarında eğitimli robotlar kullanmaya başlayan Nissan, ustalarının uzmanlığından, yeni ve keşfedilmemiş uzmanlık alanlarına odaklanmalarını sağlayarak faydalanmayı planlıyor.

El becerisi ve hızın kopyalanması oldukça zor ve uzun bir süreç olsa da, yapılan çalışmalar bu konuda şimdiden başarılı sonuçları ortaya çıkarmış durumda. Bunun örneklerinden biri, dolgu macunu uygulaması. Dolgu macunu uygulama sürecini otomatikleştiren Nissan mühendisleri, dolguyu yumuşatıp bitirirken, eğitimli işçilerin tüm vücut hareketlerini analiz ederek, her aşamada uygulanan basıncı hesapladılar. Ardından, bu bilgileri robotlar için verilecek talimatlara dönüştürdüler ve kapsamlı deneme yanılma yoluyla daha fazla detaylandırma yaptılar. Tüm bu çalışmalar sonucunda, robotlar artık en karmaşık yerlerde bile yalıtım maddelerini hızlı ve hassas bir şekilde uygulayarak işi tamamlayabiliyor.

Nissan, robotlarla daha iyi bir işyeri oluşturulabileceğine inanıyor. Geliştirdikleri teknolojilerin ve yeniliklerin şirketin rekabetçiliğinin merkezinde bulunduğunu belirten Üretim ve Tedarik Zinciri Yönetimi Genel Başkan Yardımcısı Hideyuki Sakamoto, “Bu teknoloji ve yenilikler önümüzdeki yıllarda gittikçe yaygınlaşarak Nissan’da akıllı ulaşımının geleceğinin temelini oluşturacak ve teknolojideki liderliğimizi pekiştirecek” şeklinde konuşuyor. Bu, otomotivin geleceği ile ilgili kontrol listesindeki maddelerin birçoğunu karşılıyor.

]]>
Temettüsü Artan Hisseler Kazandırıyor https://www.fortuneturkey.com/temettusu-artan-hisseler-kazandiriyor Mon, 23 Dec 2019 11:50:42 +0000 https://www.fortuneturkey.com/?p=532421669549 Son beş yılda temettüsü artan hisseler yatırımcısına kazandırıyor. Uzun vadede nakit temettüden yararlanmak isteyenler kârlı şirketlere yöneliyor. Düzenli temettü veren şirketler yılbaşından bu yana ortalama yüzde 33 prim yaptı.

Birçok yatırımcı hisse senedi alırken uzun vadede ne kadar kâr payı alacağını sorgular. Bir yandan hisse senedinin değer kazanması amaçlanırken diğer yandan da yıllık elde edilecek kâr payı takip edilir. Tıpkı satın alınan bir evin kira getirisi gibi yatırımcı açısından da temettü önemli. Şüphesiz şirketler temettü verdiğinde ödenen kâr payı kadar hissenin fiyatı da düşmekte. Ancak yatırımcı algısı hisse senetlerinin kısa sürede aynı fiyatlara geleceğini varsaymakta. Alınan nakit temettü de bu durumda hisse senedinin adeta bonusu olarak değerlendirilmekte.

Yüksek temettü getirisi sağlayan portföy oluşturabilmek her şeyden önce firmaların temettü ödeme geçmişini bilmekten geçiyor. Bu anlamıyla son beş yılda sürekli artan şekilde temettü veren şirketler doğal olarak oluşturulacak bir portföyde ilk başta dikkate alınması gerekecektir. Nihayetinde bir şirket temettü veriyorsa kâr ediyordur. Temettüyü her yıl artırması ise kârın büyümesi anlamına gelecektir ki bu istenen bir durumdur. Son beş yılda dağıttığı temettü tutarını sürekli artıran ve geçtiğimiz yıl 50 milyon TL’nin üzerinde kâr açıklayan 12 şirket bulunuyor. Bu şirketler; Alarko GMYO, Alkim Kimya, Bim Mağazalar, Borusan Mannesmann, Erbosan, Ford Otosan, Koç Holding, Şişe Cam, Trakya Cam, Tekfen Holding, Vestel Beyaz Eşya ve Yeni Gimat GMYO. Bu şirketler temettü kadar performanslarıyla da dikkat çekmekte.

EN YÜKSEK TEMETTÜ FORD OTOSAN’DAN

Listede yer alan şirketler içerisinde bu yıl itibariyle en yüksek temettü dağıtan şirket Ford Otosan. Ford Otosan’ın bu yıl dağıttığı temettü tutarı 1,2 milyar TL. Beş yıl önce 400 milyon TL temettü dağıtan şirket aradan geçen beş yıllık sürede temettü tutarını üç katına çıkarmayı başardı. Otomotiv sektörünün öncü firmalarından Ford Otosan, yatırımcısına yılbaşından bu yana yüzde 40,29 kazandırdı.

ÖNCÜ HOLDING ŞIRKETLERINDEN TEMETTÜ

Sadece sektörlerinin değil borsanın önde gelen şirketlerinden olan Tekfen Holding ve Koç Holding listede yer alan iki önemli firma. Koç Holding 1 milyar TL temettü dağıtırken Tekfen Holding’in dağıttığı temettü tutarı 421 milyon TL oldu. Ziraat Yatırım, ekim ayı sonunda yayınladığı raporda, Tekfen Holding’in yıl sonu satış gelirlerindeki beklentiyi aşağı yönlü revize ettiğini hatırlatırken hisse için hedef fiyatını 28,10 TL’den 24,20 TL ‘ye indirdi.

CAM SEKTÖRÜNDEN ŞİŞE CAM VE TRAKYA CAM

Cam sektöründe faaliyet gösteren Şişe Cam, 400 milyon TL temettü dağıtırken Trakya Cam’ın verdiği temettü miktarı 170 milyon TL. Hisse performansı yönünden Trakya Cam yılbaşından bu yana yüzde 8,69 prim yaptı. Şişe Cam ise yüzde 15,18 değer kaybetti. Şeker Yatırım, Trakya Cam için “al” tavsiyesinde bulunuyor.

GAYRİMENKULDE TEMETTÜ ÖDEMESİ

Gayrimenkul sektöründe faaliyet gösteren Yeni Gimat GMYO ve Alarko GMYO son beş yılda yatırımcısına düzenli olarak temettü ödemesini her yıl artıran diğer iki firma. Yeni Gimat’ın dağıttığı temettü tutarı 150 milyon TL. Alarko GMYO ise 27 milyon TL temettü verdi. Yılbaşından bu yana Yeni Gimat yüzde 60,85 değer kazanırken Alarko GMYO’nun çıkış oranı yüzde 46,48 oldu.

METAL İŞLEME SEKTÖRÜNDEN KÂR PAYI

Metal işleme sektöründe Borusan Mannesmann ve Erbosan listede yer alıyor. Şirketlerin yıllık karları arasında ciddi fark olsa da iki şirket de düzenli temettü veriyor. Borusan Mannesmann yıl içerisinde 116 milyon TL temettü dağıtırken Erbosan’ın temettüsü 23 milyon TL oldu.

TEMETTÜYÜ ARTIRANLAR

Son beş yılda düzenli şekilde temettü ödemesini büyüten şirketler sektörlerinin de aynı zamanda öncü şirketleri konumunda bulunuyor. Dayanıklı tüketim sektöründe faaliyet gösteren Vestel Beyaz Eşya yıllık bazda elde ettiği 622 milyon TL karı ve yıl içerisinde dağıttığı 566 milyon TL temettü tutarı ile listede yer alıyor. Ak Yatırım tarafından kasım ayı başında yayınlanan raporda şirketin yüksek büyüme, yüksek temettü verimi ile öne çıktığı vurgulandı. Diğer kimyasal ürünler sektöründe faaliyet gösteren Alkim Kimya da dağıttığı temettüyü son beş yılda 15 milyon TL’den 56 milyon TL’ye çıkardı. Şirketin son yıllık bilançosundaki karı 87 milyon TL olurken yılbaşından bu yana hisse yüzde 57,65 prim yaptı. Perakende ticaretin önde gelen şirketlerinden Bim Mağazaları da listede yer almayı başardı. Şirketin yıl içerisinde dağıttığı ve dağıtacağı temettü tutarı 971 milyon TL’yi buluyor. Yıllık bilançosunda 1,25 milyar TL kar açıklayan Bim Mağazaları’nın yılbaşından bu yana getirisi ise sadece yüzde 7,15. Ziraat Yatırım analistlerinden Gaye Aksongur Yavuz, kasım ayında hazırladığı Bim Mağazaları şirket raporunda şirketin üçüncü çeyrek dönem karının piyasa beklentilerine paralel gerçekleştiğini vurguladı. Yavuz, BİM’in hedef hisse fiyatında herhangi bir değişiklik yapmayarak daha önce yaptıkları “ekle” önerisini koruyor.

]]>